FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA… 2. Bölüm (Roman-Biyografi)

 

BİR KÖY, BİR ÖĞRETMEN

.
Sabırsızca Bekleyiş
1966 senesiydi.
19 yaşındaydım.
Eylül ayındaydık. Yazdan kalma sıcak, güneşli pırıl pırıl bir sonbahar günüydü.
Ben, Bolu Erkek Öğretmen Okulu’nu yeni bitirmiştim. Annemler Almanya’da oldukları için evde yalnızdım. O zamanlar İstanbul’da, 1. Dünya Savaşında İngilizlerin karargah olarak kullandığı Galata Kulesi’nin çevresi olan Kuledibi semtinde, bir apartmanın 8. katında oturuyorduk. Kuledibi İstanbul’un en eski semtlerinden biridir. Buradaki bina ve apartmanların hemen hepsi Fransız stiline göre yapılmış çok sağlam ve çok deprem görmüş binalardır. Bizim oturduğumuz bu bina da 1. Dünya Savaşı öncesi yapılmış Fransız yapısı 8 katlı bir apartmandı.  Penceremizden, Haliç, Haliç Tersanesi, Unkapanı Köprüsü, Çeşme Meydanı, karşı tarafta Fener, Balat, Saraçhanebaşındaki Bozdoğan Kemeri, Beyazıt Kulesi, Beyazıt, Fatih, Sultan Ahmet, Süleymaniye, Kariye Camileri bir tablo gibi evimizin penceresinden görünürdü. Güneşli ve yazdan kalma, o çok güzel günde, pencerenin kenarına oturmuş, kollarımı pencerenin kenarına, başımı da kollarıma koymuş bu güzelliği doyasıya seyrediyordum. Günlerden beri postacının getireceği tayin mektubunu bekliyordum. Çünkü tayinimin nereye çıkacağını, gittiğim yerden bir daha İstanbul’a ne zaman gelebileceğimi bilmiyordum. Bir kaç gün önce İstanbul’da orta şiddette bir deprem olmuş, 8. katta oturduğumuz için çok sallanmış, çok da korkmuştum. İstanbul’un bu güzelliğini seyrederken tekrar deprem olmaması için de dua ediyordum. Ama asıl düşündüğüm, tayinimin ne zaman ve nereye çıkacağı idi. Duyduğuma göre birçok arkadaşım Bitlis, Hakkari, Muş, Mardin, Kars gibi, İstanbul’a çok uzak şehirlere gitmişlerdi. Ben de görevime hazırdım ama, arkadaşlarımın anlattıklarına göre, gittikleri yerlerde Türkçe öğretmek için önce orada konuşulan Arapca veya Kürtçeyi öğrenmeleri gerektiğini duyuyor, benim nelerle karşılaşacağımı çok merak ediyordum.
Öğlen vaktiydi. Kapının zili uzun uzun çaldı. Zilin çalmasıyla bütün düşüncelerim bir anda kayboldu. “Bu da kim“ diyerek gidip kapıyı açtım. Gelenler, apartman görevlisi İsmail ile uzun zamandır beklediğim postacıydı.
 İsmail: “ – Günlerdir beklediğin  mektup geldi galiba. Postacı seni sordu, ben de sana getirdim. Haydi hayırlısı olsun. İnşallah beklediğin mektuptur.“ 
Postacı: – Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir mektubun var. Mektubu aldığına dair, bu kağıdı da imzalaman lazım. 
Ben de heyecandan ellerim titreyerek postacının uzattığı kağıdı imzalayıp, mektubu aldım.
Postacı gitti. İsmail tembih ettiğim için bir mektup beklediğimi biliyor, o da benim gibi merakla postacıyı bekliyordu. Postacı apartmana gelince o da postacı ile beraber 8 kat yukarıya gelmişti. Günlerce beklediğim ve hayatımın yönünü çizecek olan bu sarı zarfı ellerim titreyerek açtım. O sırada aklımdan Kars, Hakkari, Van, Bitlis gibi uzak uzak şehirler geçiyor, en azından çok uzaklara gitmemek için dua ediyordum. Mektubu zarfın içinden çıkardım ve heyecanla okudum:
….Erzincan İli, Refahiye İlçesi, Erecek Köyü, okul müdürü olarak 15 ekimde görev yerinde olmanız…….
devamını heyecandan pek okuyamadım. Erzincan bana, diğer arkadaşlarımın gittikleri yerlere göre çok daha yakın gelmişti. Hem tayinim çıkmış, ama daha da önemlisi okul müdürü de olmuştum. Bundan daha güzel ne olabilirdi… Sevinçten ne yapacağımı şaşırdım.
-Tayinim çıktı, tayinim çıktı gidiyorum, Erzincan’a gidiyorum, okul müdürü oldum… diye bas bas bağırarak, apartman görevlisi İsmail’in boynuna sarıldım. İşte böylece hayat çizgim biraz olsun çizilmeye başlamıştı…
O senelerde ben yatılı olarak okurken, ablamlar eşi ve çocukları ile Almanya’ya gitmişler, annemi de çocuklarına baksın diye yanlarında götürmüşlerdi. Anneme ve ablama tayinimin çıktığını ve ilk fırsatta görev yerim olan Erzincan a gideceğimi bildiren bir mektup yazarak onlara da bildirdim. Yeni mezun öğretmenlere verilen “Donatım Bedeli“ adı altında -evlerini düzsünler, ihtiyaçlarını alsınlar diye- bir para veriliyordu. Bu para da o zamanki Öğretmenler Bankasından alınıyordu. Banka yeni mezun öğretmenlere bu paranın yanında köye götürmek üzere bir de altında kumbara olan küçük bir Atatürk büstü veriyordu. Parayı ve Atatürk büstünü alarak bir hafta sonra yola çıkmak üzere hazırlık yapmaya başladım. İstanbul’daki bütün akrabalarıma “Allahaısmarladık“  demeye giderek, helallik aldım. Çünkü İstanbul’a bir daha ne zaman geleceğim hiç belli değildi.
19 yaşında genç, idealist, Atatürk ilkeleri ile eğitim görmüş, donanımlı, fakat tecrübesiz bir öğretmen olarak okulumu bitirdim. Öğretmenlerimiz bizleri, arıcılıktan hayvancılığa, müzikten fotoğrafcılığa, tarımdan spora, futboldan basketbola, duvarcılıktan inşaatcılığa olmak üzere, her dalda on parmağında on marifeti olan çok yönlü öğretmenler olarak yetiştirmişlerdi. Okulumuz, kapatılan Köy Enstitüleri’nin bir devamıydı. Okulumuzun adı Öğretmen Okulu olarak değiştirilmiş, fakat öğretmenlerimiz, hala Köy Enstitüleri öğretmenleri idi. Onları her zaman saygı ile anıyorum.

KARA TREN
Öğretmen okulundan mezun olduktan sonra, yeni öğretmenlere verilen 980 liralık „DONATIM BEDELI„ ile ilk görev yerim olan Refahiye’nin köylüklerine gitmek için, İstanbul-Haydarpaşa tren garından Doğu Ekspresi „kara trenin„ tahta kanepeli ikinci mevki vagonuna doğru, bir elimde bavulum, bir elimde gitarım yürümeye başladım. İsyasyon yolcularla ve uğurlamaya gelenlerle çok kalabalıktı. Oraya buraya koşan, bağıran, çağıran insanların elinde, sırtında, yanında, bavullar, çuvallar vardı. İkinci mevki vagonlar ön taraflarda olduğu için, önlere doğru  yürüdüm. Simsiyah duman çıkaran ve yorgun bir ihtiyar gibi uflayıp puflayarak kocaman tekerleklerinin yanından beyaz buharlar çıkaran lokomotifin hemen arkasındaki vagona bindim. Sekiz kişilik kompartımanda dört kişi daha vardı. Ben yaşlarda askere giden iki genç, bir de orta yaşlı karı koca benden önce trene binmişlerdi. Bavulumu ve gitarımı boş olan üst raflara koyduktan sonra camdan dışarıya baktım. Haydarpaşa garı, yolcularını uğurlamak için gelen, kimi ağlayan, kimi el sallayan insanlarla doluydu. Kompartımandaki askerleri yolcu etmeye anneleri, babaları, akrabaları ve bir sürü arkadaşları gelmişti. Beni yolcu etmeye gelen hiç kimse yoktu. Nihayet buharlı lokomotifin acı acı çalan o ince, kulakları tırmalayan düdüğü duyuldu. Tren önce bir sarsıldı, arkasından yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Trenle beraber istasyondaki kalabalık, camlardan el sallayanlara, el ve mendil sallayarak aynı istikamete doğru yürümeye başladılar. Tren hızlandıkca hepsi yavaş yavaş geride kaldılar ve bir müddet sonra da gözden kayboldular. Camdan el sallayan gençlerden biri gözyaşlarını tutamamıştı. Yanımızdaki karı koca onu teselli ettiler… Tren acı acı düdüğünü öttürerek ve kapkara dumanını savurarak, Anadolu’ya doğru hızlanarak yoluna devam ediyordu.
O zamanlar tren yolları tek hatlı olduğu için bir çok yerde karşıdan gelen treni beklerdik. Durduğumuz istasyonlarda, köylüler ellerinde kendi yaptıkları börek, pide, simit, çörekleri, içecekleri yolculara satarlar, hem para kazanırlar, hem de tren yolcularının karınlarını doyurmasına yardımcı olurlardı. Bir gün bir gece yolculuktan sonra Sivas ın Çetinkaya ilçesine geldik. Burası o zamanlar Doğu Ekspresi’nin doğuya, Kars yönüne,  Kurtalan Ekspresi’nin de güney doğuya, Kurtalan yönüne gitmek üzere yollarının ayrıldığı bir istasyondu. Çetinkaya sözünün bende çok özel bir de anısı vardır. Burada onu anlatmadan geçemeyeceğim. Onun için Çetinkaya  ismini hiç unutamam.
Teyzemin eşi rahmetli Nuri Bey tren sorumlusu olarak trenlerde çalışıyordu. Biz daha çocukken bize anlatırdı: Gençliğinde ilk görev yeri olarak Çetinkaya ilçesine tayini çıkıyor… Oraya gelip yerleşiyorlar… Buradan marşandis yani yük trenlerini alıp doğuya, güney doğuya götürüyorlar. Yine bir gün bir yük trenini alıp Çetinkaya’dan yola çıkıyorlar. Trende üç kişiler… Kendisi, buharlı lokomotifin makinisti ve makascı denen bir görevli… Gece yarısı ıssız bir yerde giderlerken trenin imdat kolu çekiliyor ve koca tren karanlıkta ani bir fren yaparak bir dağın başında duruyor. Nuri Bey ve diğer görevli aşağı indiklerinde, makinistin çoktan indiğini, nefes nefese ve korku dolu bakışlarla lokomotifin yanında onları bekler vaziyette  buluyorlar.
Nuri Bey: – Ne oldu, neden durdun? Ne bu halin? İmdat frenini kim çekti?
Makinist: – İmdat frenini ben çektim şefim. Önümde, rayların üzerinde koca bir hayalet gidiyor !
– Ne hayaleti yaa, sen rüya görmüşsün. Diyerek makascıyla beraber ona gülüyorlar.
– Haydi geç yerine de yola devam edelim.
Herkes yine yerine geçiyor, tren tekrar hareket ediyor. Aradan 5 dakika geçmeden aynı şekilde imdat freni yeniden çekiliyor ve tren yine karanlıklar içinde duruyor. Yine trenden iniyorlar. Makinistin sözleri yine aynıdır:  
-Bana inanmıyorsunuz…! Önümde aynı kapkara hayalet gidiyor diyorum…!. İnanmıyorsanız siz de lokomotife, benim yanıma binin, kendi gözlerinizle görün…!,  
Üçü birden lokomotife biniyorlar, makinist treni hareket ettiriyor… Üçü birden yan camlardan önlerinde giden hayaleti görmek için dikkat kesilmiş bekliyorlar… İşte tam o sırada hayalet beliriyor, üçü birden korkuyla imdat frenini çekiyorlar… Tren duruyor… Nuri Bey  trendeki silahı eline alıp, korka korka lokomotiften iniyorlar. Her taraf zifir  karanlık… Dağın başı… Gece karanlıkta hayaleti aramaya başlıyorlar… Rayların üzerinde, trenin önüne doğru yürüyorlar… Yine bir şey yok derken… Hayalet ortaya çıkıyor. Trenin ışığında, kapkara bir gölge üzerlerine geliyor… Öyle bir korkuyorlar ki anlatılamaz. Üçü de ayrı yönlere kaçıyorlar… Fakat o kapkara hayalet onlara hiç dokunmuyor bile. O arada Nuri Bey lokomotifin üzerindeki  yolu aydınlatan tek ve büyük lambaya dikkatlice bakıyor… Ve hayaleti(!) görüyor… Bu lambanın içine küçük bir kelebek girmiş, kelebek lambanın camının arkasında uçtukca, lambanın içindeki, aynadan gölgesi büyüyor, ve o gölge de rayların üzerine koca bir hayalet gibi yansıyor. Bunu görünce üçü birden önce şaşırıyor, sonra da gülüyorlar ve yollarına devam ediyorlar.
Geceleyin trende giderken aklıma rahmetli Nuri Bey’in anlattığı bu hikaye gelir, kendi kendime gülerdim… 

KÖYE YOLCULUK
…Neyse iki gün süren bir yolculuktan sonra nihayet 15 eylülde Erzincan’a varabildim. Bir iki gün orada kalarak ufak tefek ihtiyaçlarımı aldım. Bir elimde bavulum, bir elimde gitarım ile Refahiye otobüsüne binerek ilk görev yerime gitmek üzere Refahiye’ye doğru hareket ettik. O zamanki otobüsler eski model „burunlu„galiba Austin marka 20 – 25 kişilik otobüslerdi. Erzincan Refahiye arası 70 Km. kadar bir yoldu ama, yokuşlu, dar ve virajlı bir yol olduğu için ilçeye ulaşmak uzun bir zaman aldı. Akşam üzeri Refahiye’ye geldik. O gece kalmak için bir otele giderek, eşyalarımı otele bıraktım. Yemek yedikten sonra dışarı çıktım ama, ilçede elektrik olmadığı için havanın kararmasıyla birlikte sokakta el ayak çekilmişti, sokaklar boşalmıştı adeta… Gidip yattım. Ertesi gün erkenden kalkıp, milli eğitim müdürlüğüne giderek müdüre kendimi tanıttım:
– Günaydın müdür bey, ben Erecek Köyü okulu müdürüyüm, yeni tayin oldum.
Müdür, uzun uzun bana baktı ve düşünceli bir bakışla bana;
– Sen yalnış gelmişsin, burada bu isimde böyle bir köy yok, dedi.
Ben çok şaşırmıştım. Müdürü ikna etmek için, nasıl olur falan demeye kalmadan o yanıma gelerek:
– Burada boşuna durma. Burada bu isimde öyle bir köy yok,
…deyip beni başından savmak istedi. Tam o sırada aklıma benim tayin belgesini göstermek geldi.
– Müdür bey şu belgeye bir bakar mısınız. Burada Refahiye ilçesi Erecek köyü öğretmeni yazıyor.
Deyince müdür çok şaşırdı. Ona verdiğim belgeyi evirdi çevirdi, iki kere daha okudu, sonra odacısını çağırarak:
– Git, arzuhalcı Hüseyin efendiyi çağır gelsin dedi.
Sonra bana dönerek:
– Hüseyin efendi buranın en eskilerindendir. Her yeri o iyi bilir. Geçen sene çevredeki  köylerin Kürtçe isimleri değiştirildi, hepsine Türkçe yeni isimler verildi. Şimdi gelecek olan Hüseyin efendi Erecek ismi hangi  köye verilmiş, ancak o bilir, dedi.
Müdür ile biraz konuştuktan sonra kapı açıldı odacıyla beraber kısa boylu yaşlı bir adam içeri girdiler. Adam şapkasını çıkartıp bizi selamladıktan sonra, müdür adama sordu:
– Hoş geldin, Hüseyin efendi, Erecek köyü, eski ismiyle hangi köy acaba, biliyor musun?
Yaşlı adam biraz düşündükten sonra:
– Erecek Köyü, bizim eski Mank köyü olmalı, buraya en uzak köy orası.
Müdür:
– Mank köyüne  araba filan gitmez. O köyün yolu daha yapılmadı. Ancak, burada bir cip var, o da „sarhoş Hasan ın„cibi. Oraya başka hiçbir araçla gidemezsin. Yolu yok, dağlardan derelerden geçilerek gidilen bir köy orası, dedi. Ben iyice maraklanmıştım;
– Söförü nasıl  bulacağım? diye sordum.
Müdür odacıya dönerek,
– Beraber gidin Hasanı bul, öğretmeni köyüne götürsün, dedi.
Bana: – Haydi hocam hoş geldin, sana kolay gelsin. Buraya gelirsen bana uğramadan köye dönme.
Teşekkür ederek, sokağa çıktık. Şöförü kahvede bulduk. Kısa boylu, tıknazca, esmer bir adamdı. Kısa bir tanışmadan sonra, Erecek köyüne gitmek istediğimi söyledim. Yüzüme bakarak, köyün Refahiye den 22 Km. uzaklıkta ve yolu olmadığını anlattı. Şöför o zamanki parayla bana 150 liraya gideceğini söyledi. Maaşım 380 liraydı. O zamana göre 150 lira çok iyi bir paraydı. Başka bir imkanım olmadığı için mecburen kabul ettim. Bir saat sonra otelin önünde buluşmak üzere anlaştık.
Ben de bu arada köye götürmek için yatak, yorgan, ranza, kilim, gaz lambası, pilli bir radyo, yiyecek ve temizlik malzemeleri vs. alarak otelin önüne geldim. Kocaman kapkara bir cip otelin önünde beni bekliyordu. Otelden eşyalarımı alıp hesabı ödeyerek cibe bindik ve diğer aldıklarımı da cibe yüklemek için dükkanların bulunduğu sokağa gittik. Onları da araca yükleyip öğlenden sonra yola çıktık.
Şöför ilçeden ayrılınca -sanıyorum- yanında taşıdığı içki şişesini çıkarıp ikide bir de kafasına dikiyor, ağzını şapırdattıktan sonra ceketinin koluna da ağzını siliyordu. Önceleri pek bir sey söylemedim ama ikaz edince bana:
– Korkma hoca! Ben bunu içmezsem bunu kullanamam, araba benzinle, ben de bu meretle çalışıyorum deyince çok şaşırdım. Allahtan o zamanlar yollar bomboştu, arada sırada yoldan geçen tomruk yüklü kamyonlardan başka yollarda in cin top oynuyordu. Akşam olmaya başlamıştı bile. Biz hala yollardaydık. Ana yoldan ayrıldık, Araba biraz yavaşladı ve bir düzlükten tarlalara doğru saptık.Artık yol falan yoktu. Hoplaya zıplaya önce bir düzlükte gittik, sonra tepelere tırmanmaya başladık. Bir tepeden inip bir başka tepeye çıkıyorduk. Bazen devrilecek gibi oluyor, arabadaki eşyalarım birbirine vurarak, acaip sesler çıkarıyordu. Bense korkudan iki elimle kapıya tutunmuş, sesimi bile çıkaramıyordum. Söför ise arada bir şişesini kafasına dikiyor, ağzını yine ceketinin koluna siliyor, yavaş yavaş yola devam ediyorduk. Daha sonra bir dere yatağına girdik. Suların içinde yavaş yavaş oraya buraya  savrularak bir müddet daha yol aldıktan sonra yeniden bir tepeye tırmanmaya başladık. Bazen şöför:
– Yağmur olsa buralara gelemezdik. Dua edelim de hava kuru kalsın. Bir de bunun dönüşü var.
Diye kendi kendine söylenip duruyordu. Akşam iyice bastırmış, biz hala yollardaydık. Ben ise vereceğim parayı bu adama çoktan helal etmiştim bile… Çünkü bu yolu bu adamdan ve bu arabadan başkası, mümkün değil geçemezdi diye düşünürken, uzaktan ölü gözü gibi soluk bir kaç ışık göründü.
– Köye geldik mi? diye sordum.
– Evet burası Erecek Köyü, senin köyün. Öğrencilerin seni bekliyor…
Köy olarak görünen ve solgun gaz lambalarından çıkan bir kaç ölü ışıktan başka hiç bir şey yok gibiydi. Cipten inince beni ilk önce kalın ve ürkütücü sesleriyle delice havlayan çoban köpeklerinin sesleri karşıladı. Adeta köye „yabancı“ birinin geldiğini haber veriyorlardı. Karanlığın içinde köy yavaş yavaş küçük evleri ile belirmeye başladı. 
Ben İstanbul da doğdum ve orada büyüdüm. Bolu da staj yaptığım Demirciler Köyünden sonra ilk defa ve evimden çok uzakta karanlıklar içinde bir köy görüyordum. O zamanki ilk düşüncemin „Başka bir dünyaya geldiğim“ olduğunu hala hatırlarım. Durduğumuz yer  iki katlı,küçük bir köy evinin önü idi. Cibin sürücüsü uzun bir zaman korna çaldıktan sonra evin kapısı açıldı ve kapıda yaşlı,zayıf  bir adam göründü. Sonradan köyün muhtarı olduğunu öğrendiğim  adam yanıma gelerek; 
– Siz kimsiniz, birisini mi arıyorsunuz? diye sordu.
Çevre karanlık olduğu için adamın yüzünü hala tam olarak seçememiştim.  
– Ben köyünüzün yeni öğretmeniyim. Bu köye tayin oldum, diye cevap verdim.
– Öğretmen bey hoş geldiniz. Ben de bu köyün muhtarıyım. Adım Tevfik. Uzun bir yoldan geldiniz, yorgunsunuzdur. Bu gece bizde yatar, misafirimiz olursunuz, yarın da birlikte okula gideriz, dedi.
 Bu konuşmadan sonra araçtan kitaplarımı, ders araç ve gereçlerimle birlikte bir kaç kilimi, teneke sobamı ve borularını, küçük bir gaz bidonu ile gaz lambamı, bir iki torba kışlık kuru yiyeceklerimi, bir bavul kışlık giysilerimi ve yanımdan hiç ayırmadığım sevgili gitarımı muhtarın evine indirdik. Muhtar ve arkasında duran kadınlar hiç görmedikleri gitarıma bakıyor, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Cibin sürücüsünü muhtar; gece karanlıkta yol tehlikeli olur diye geri yollamadı. O da o gece muhtarın evinde konakladı. Yemeğimizi yer sofrasında yedik. Ben akşam yemekten sonra hemen uyuyacağımı düşünüyordum. Onun için erkenden yatmak istedim. Üst katta bana küçük bir oda hazırladılar, yere bir yer yatağı serdiler, bir de kısık bir gaz lambası bıraktılar. Kaldığım oda karanlık ve loş bir odaydı. Tavanı basık, yan tarafta küçük pencerenin altında tahta bir sedir, öbür tarafta ise tahta bir elbise dolabı, karşımdaki duvarda ise, üst üste yatakların konduğu bir yüklük görünüyordu. Odanın kendine has, tahıl ve hayvan kokusunun birbirine karıştığı bir kokusu vardı. Kendi kendime, nerelerden kalkıp nereye geldiğimi düşündüm. Örneğin bu gün ilk defa yer sofrasında yerde bağdaş kurup oturmuş yemek yemiş, şu anda da ilk defa bir yer yatağında yatıyordum. Alışmadığım bir hayata ilk adımlarımı atmıştım. Alt kattan ara sıra hayvan sesleri geliyordu. Odam sıcak olsun diye bana ahırın üstü verilmişti. Burası misafir odasıydı. Karanlıkta gözlerim kapalı, İstanbul daki evimizi, o canlı İstanbul yaşamını, öğretmen okulunu, okuldaki kız arkadaşımı düşündüm. Hemen uyumak düşüncesiyle çıktığım bu odada, beni uyku tutmuyordu. Ben bu köye bir amaç için gelmiştim. Heyecandan sabaha kadar uyuyamadım. Tabi kolay mı? Bu köyün okul müdürü bendim. Benimle birlikte çalışacak kadın erkek meslektaşlarım olacaktı ve daha önemlisi yarın ilk olarak öğrencilerim ile karşılaşacaktım. Bütün gece okulumu hayal edip durdum. Gözümün önünde beyaz boyalı, kırmızı kiremitli, geniş bahçeli ve önündeki direkte Türk Bayrağı dalgalanan bir okul…..  
Sabah karanlığı kalktım. Yeni takım elbiselerimi, beyaz gömleğimi giydim. Gravatımı takıp, çantamı ve kitaplarımı tekrar kontrol ettim. Kahvaltı etmek için  alt kata indiğimde muhtar ve cibin sürücüsünü beni bekler buldum. Hava yavaş yavaş aydınlanıyordu. Çabucak bir şeyler yedikten sonra, okula gitmek için muhtar ile sabah ayazında yola çıktık. Elimde çantam, üstümde takım elbisem, çamurlu yollardan okula giderken muhtara:

– Ben okulun müdürüyüm. Okulumda benimle beraber kaç öğretmen daha çalışacak? Diye sordum.
Muhtarın yüzüme bakışını bu gün bile çok iyi hatırlıyorum.  Yaşlı muhtar soruma  çok şaşırdı. Biraz da kaşlarını çatarak:
– Ne başka öğretmeni hocam, siz dört yıldan beri buraya gelen ilk öğretmensiniz. Bu kadar sene sonra çocuklarımıza okuma yazma öğretecek olan tek öğretmensiniz, dedi. 
Sabahın alaca  karanlığında okulumu hala görememiştim. Çamurlu ve dar yollardan geçtikten sonra köyün dışına çıktık. 300 metre kadar uzakta, yarı harabe halini almış tek katlı bir yapı göründü.
Muhtar : – İşte okul şu karşıki bina. Ama çok işi var ve bakım yapılması lazım. Çünkü uzun zamandır kullanılmıyor. Bazı camları da kırık.  Dedi.
Okul köyün dışında küçük bir tepenin yamacına yapılmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım…
Ben hemen ilk günden derslere başlarım diye düşünürken, hayal kırıklığı içinde muhtarın evine geri dönüp üstümü değiştim. Eski bir şeyler giyerek hemen işe başladım. En önce yanımda getirdiğim Türk Bayrağını okulun bahçesindeki bayrak direğine astım. Böylece o harap binanın ilk günden bir okul olduğu anlaşılmaya  başlamış oluyordu. Muhtar da biraz sonra yanında bir kaç kişi ile birlikte iki teneke kireç getirdi.  İlk gün, okul binasında kalacağım odayı boyayıp, öğlenden sonra da eşyalarımı bir arabaya yükleyip okula getirdik ve  oraya taşındım.  İki hafta boyunca da okulu kullanılabilecek bir hale getirdik. Kırık camlar, kiremitler ve çeşitli ihtiyaç maddeleri ilçeden getirildi. Okulun içindeki kırık sıraları, kapıları bir kaç yardımcı ile beraber tamir ederek onardık. Dersliği beyaza boyadık.Yağmurda akan damı da bir kaç kişi ile tamir ettik. Yağmurlar başlamadan ve kış gelmeden önce okulu hazırlamak zorundaydım. Yazı tahtası olarak duvara monte edilmiş olan beton levhayı da siyah ayakkabı boyasını gaz yağı ile siyaha boyadıktan sonra, okulumu kullanılır bir hale getirdim. İşte o zaman, bizi bu günler için yetiştiren ve bize  gerekli olan  el becerilerini öğreten tüm öğretmenlerimizi saygıyla andım.  İşte ben de bu günler için öğretmen olmuştum zaten…
İlk görev yerim olan köyümdeki ilk günlerimin oldukça zor geçtiğini söylemeliyim. Çünkü köy hayatı benim için çok farklı bir yaşam biçimi idi. Bu köy hayatına alışabilmek için de zamana ihtiyacım vardı. İlk zamanlar, daha doğrusu, okulu açtıktan sonraki süreçte zaman daha da kısaldı, çünkü kasım ayında saat dörtte hava kararıyordu. Köyü ve birkaç kişi dışında köylüleri tanımak ancak hafta sonları mümkün oluyordu. Okulum köyün dışında ve köyden yüksek bir tepenin üzerinde olduğu için, okulun bahçesinden köyü görebiliyordum. Köy, ortasından küçük bir derenin aktığı iki tepenin arasına kurulmuştu. Okul köyden soyutlanmışcasına köyün 300 – 400 metre uzağına bu tepelerden birinin yamacına yapılmıştı. Uzaktan bakınca köy ortasından dere geçtiği için, iki bölüm gibi görünüyor, bana aşağı mahalle, yukarı mahalle hissini veriyordu. Dere kenarı irili ufaklı kavak ağaçları ile doluydu. Dereden uzaklaştıkça ağaçlar da bitiyor, yerini hemen taşlı bir toprak türüne bırakıyordu. Uzaktan birbirine bağıran çocuk sesleri ile arada bir havlayan köpek sesleri birbirine karışıyordu. Evler biraz derme çatma ve bakımsızdı. Hemen hergün evlerin avlularındaki kerpiç ve çamurdan yapılmış ekmek fırınlarından çıkan is kokusuyla karışık mis gibi ekmek kokusu bütün çevreyi kaplardı. Ama ne yazık ki benim yalnız ve bekar biri olduğumu bilmelerine rağmen yeni fırından çıkmış bu ekmeklerden, ben birini gönderip de istetmeden bana vermezlerdi. Bunu hala bu gün bile üzülerek hatırlarım. Köy küçük bir köydü. Üç ailenin birleşip, çoğalmalarından oluşuyordu. Bu üç aile birbirlerinden kız alıp vererek çoğalmışlardı. Bunu da çocukları okula kaydederken soy isimlerinden anlardım. Çocukların çoğu birbirleri ile yakın akraba olduklarını söylüyorlardı. Uzak köylerden gelen çocuklar oldukça yoksuldular. Okul bütün gün olduğu için öğrenciler öğlen yemeği olarak getirdikleri yufka ekmeklerini yerlerdi. Bu yufka ekmeklerinin çoğunu sabahtan yedikleri için ekmekleri biter öğlenden akşama kadar da aç gezerlerdi. Benim yemeklerimi ise okula yeni kayıt olmuş 14-15 yaşlarında olan kız öğrencilerim yapardı. Ben derslikte iken onlar tenefüste, odama izin alarak giderler ortalığı siler süpürür, sobayı yakar, yatağımı toplar, çayımı koyar, öğlen yemeğini hazırlar, bana gelip haber verirlerdi. Buna benzer bir sürü kız ve erkek öğrencilerim vardı. Bu öğrencilerim o yaşta olmalarına rağmen, kimliklerine göre 7 – 8 yaşında görünüyorlardı. Okul 4 yıl öğretmensiz kaldığı için onlarla kimse ilgilenmemişti. Bu uzaktan gelen çocuklar hemen hemen her gün okula gelirken ellerinde peynir, yağ, yoğurt gibi şeyler getirirlerdi. Bu küçük insanlar okuma uğruna sabah karanlığı, yağmur, kar, soğuk demeden en az 3-4 km. yol katederek bazen ter içinde, bazen de üstleri başları yağmurdan ıpıslak, ayakkabıları çamur içinde okula gelirlerdi. Ama o zamanki şartlar öyleydi. Bu tür bir yaşama herkes alışmıştı. Kimse de şikayetci değildi. Aynı şekilde okulun bahçesi de yağmur yağdığı zaman kalın bir çamur tabakasıyla kaplanır, tenefüs bitince çocuklar ayakkabılarını kapı girişindeki uzun çamur temizleme demirinde birbirlerini itip kakarak temizlerlerdi.

OKULUM
1966 senesinin eylül ayında Erzincan – Refahiye ye bağlı bir köy okuluna 19 yaşında  okul müdürü olarak atanmamla hayata atılmış oldum. Köyümde benden başka öğretmen yoktu. Okulumun müdürü, öğretmeni ve aynı zamanda okulun temizliğini ve bakımını yapan hademesi de bendim. O zamanki köylerimizde olduğu gibi benim köyümün de elektriği, kanalizasyonu ve köyü ilçeye bağlayan bir yolu yoktu. Yine o senelerde küçük köy okullarımız genelde „BİRLEŞTİRİLMİŞ SINIFLAR“ olarak eğitim veriyordu. Bize de öğretmen okulunda öğretmenlerimiz bu sistem ile eğitim vermeyi öğretmişlerdi. Okulumun da tek bir dersliği vardı. Türkçeyi düzgün konuşamayan 105 öğrenciye önce düzgün Türkçe konuşmasını öğreterek bu derslikte eğitime başladım.
Köydeki ilk gecemi muhtarın evinde geçirdikten sonra muhtar, beni köye getiren söför sarhoş Hasan ve ben kahvaltı yaptık. Daha sonra şöför cibine binerek ilçeye hareket etti. Biz de muhtar ile okuluma gitmek üzere sokağa çıktık. Hava kuruydu ama soğuktu. Okul köyün dışında küçük bir tepenin yamacına yapılmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım… Bu okul benim hayallerimdeki okul değildi. Okula giderken bir sürü çocuk meraklı fakat çekingen gözleri ile bana bakıyor, bazıları bana el sallıyor, bazıları arkamızdan geliyor, bazıları da utanarak benden kaçıyorlardı. İşte bu çocuklar benim öğrencilerim olacaklardı…
 Okula geldik… Okulun kapısı açıktı. Içeri girdik. Saşkınlığım daha da arttı. Çünkü dersliğin içinde oturulabilir doğru dürüst  bir sıra yoktu. Hepsi kırık dökük kullanılamaz bir haldeydi. 
 105 öğrencimin olduğu bütün okulun bir tane dersliği vardı. Dersliğin tam ortasında da soba olarak kullanılan ve iki büyük briketin üzerine konmuş olan büyük bir yağ bidonu vardı. Kışın bununla ısınacaktık. Her öğrenci sabah evinden gelirken o gün yakıp ısınmamız için bir tahta parçası veya bir odun getirmek zorundaydı. Daha sonraları muhtar ile bir kaç kişi, bir araba dolusu dağlardan kestikleri odunları getirip, benim odamın yanındaki diğer lojman odasına doldurdular.  Ben okulumu çok daha başka hayal etmiştim. Beyaz boyalı, tek katlı, kırmızı kiremitli, önündeki bayrak direğinde kocaman bir Türk Bayrağı dalgalanan bir okul olarak düşünmüştüm. Doğrusu dört senedir  kullanılmayan ve içi kırık dökük bir okulla karşılaşınca bütün hayallerim suya düşmüştü. Fakat okulumu tamir ettikten, boyadıktan, sıralarını onardıktan sonra okulum çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Burası benim hem okulumdu, hem de evimdi… Burada yurdumuza faydalı çocuklar yetiştirip onlara okuma yazma öğreteceğim diyerek çok seviniyordum.. Gerçekten de bu çok güzel bir duygu idi benim için. Emekli olana kadar geçen 46 yıllık öğretmenlik süresinde ilk hizmet verdiğim okul ve ilk olarak tanıştığım öğrenciler hayatımda yeni bir dönem başlattılar.
 Okulumun büyük bir giriş kapısı vardı. Giriş oldukça genişti. Kapıdan girince tam karşıda bir müdür odası vardı ve sağ taraftaki kapıdan da dersliğe girilirdi. Dersliğim 10 metreye 7 metre yani tahminen 70 m2 kadardı. Tam ortada yağ bidonundan yapılmış bir sobamız vardı. Benim odama gitmek için okulun kapısından çıkıp yan taraftaki kapıdan eve girerdim. Girişte bir küçük hol, hemen solda bir tuvalet, onun yanındaki kapı da benim odama açılırdı. Hemen yanındaki oda ise getirilen odunları koydurduğum ve odunluk olarak kullandığım diğer lojman odasıydı. Odam küçüktü. Girişte sağda teneke bir sobam vardı. Onunla ısınıyordum. Sobanın sağında yatağım, onun yanındaki duvarda bir pencere, pencerenin altında yerde bavulum, hemen onun yanında ilçeden getirttiğim küçük bir masa, iki sandalye, sol taraftaki duvarın önünde de yiyecek ve kışlık erzaklarımı koyduğum bir tel dolabı vardı.Gaz lambası ile de aydınlanıyordum. Akşamlar erken olduğu için bazen köyün gençleri beni ziyarete gelirlerdi. Onlarla oturur, onlara Istanbul u, Boğaziçini, camileri, denizleri, geniş caddeleri, apartmanları, sinema ve tiyatroları anlatırdım. Beni merakla dinlerler, sorular sorar, onları da Istanbul a götürmemi isterlerdi.
 Anadolu da köylere, çerçi denilen ve katır ile köy köy dolaşan satıcılar gelirdi. Çerçileri ben de ilk defa orada görüyordum. Katırların sırtlarına yükledikleri çuval ve sandıklarda, her eve lazım olacak a dan z ye ne ararsanız herşey vardı. Genç kızların istedikleri incik boncuklar, aynalar, taraklar, oyuncaklar, kolonya, esans, iğne iplik, kumaş, tütün, kibrit, sigara… akla gelen herşeyi çerçilerden alabilirdiniz. Bir gün çerçiden mavi renkli 20 cm lik plastik bir oyuncak otomobil aldım. Onun içine Istanbul dan gelirken getirdiğim, 4,5 voltluk, pille çalışan küçük bir elektrik motoru taktım. Kablosunun iki ucunu da oyuncağın arkasından dışarı çıkardım. İki ucu birleştirince oyuncak araba kendi kendine giderdi. Ziyarete gelen gençlere herhalde bu çok değişik gelmişti ki, köyde anlatmışlar, bir gün muhtar ve kadınlı erkekli bir grup bu arabayı görmek için geldiler. Kendi kendine giden bir arabayı ilk  defa görünce onlar da çok şaşırdılar…

ÖĞRENCİLERİM

Okulu tamir ederken okulun bahçesine yavaş yavaş öğrencilerim de gelmeye başlamıştı. Ben birkaç kişiyle okulda çalışırken onlar da bahçede oynuyorlardı. Daha hiçbiriyle konuşamamıştım. Yakınlaşamamıştık. Ne zaman tanışayım biraz laf edeyim diye yanlarına yaklaşmak istesem – belki onlara kızacağımı, hatta vuracağımı zannederek- hemen kaçıp gidiyorlardı. Ben tekrar onarım işlerine kendimi verince, onlar da  tekrar bahçede toplanıyor, çaput parçalarını sıkıştırıp ayaktopu haline getiriyorlar, kalın bir iple bunu bağlıyorlar, çaput yumağı dağılasıya kadar ilkel seslerle bağıra çağıra yumağı tekmeleye tekmeleye  ardından koşturuyorlardı… Bu tedirginlikleri, daha doğrusu yabani duruşları bir hafta kadar sürdü…

Bir gün öğlen vakti karnım çok acıkmıştı. Evde yemek yapacak kimsem yok. Belli etmeden sağa sola bakınıyorum, belki biri çıkar da bir kap yemek getirir diye düşünüyorum. Köydeki evlerden birinde yine ekmek yapılıyor olmalıydı ki burnuma mis gibi taze pişmiş ekmek kokusu geldi. Karnı acıkmış biri, o ekmek kokusunu açlığın verdiği hassaslıkla daha bir ayrı duyuyor. Sabahtan öğlenin bir vaktine kadar mola vermeden çalışmışım. Sobayı yakıp üzerinde üç yumurta kırıp bir şeyler yapabilirim hemen belki, ama kurumuş, taş gibi olmuş ekmek parçalarından başka ekmeğim de yok. Ter içinde okulun giriş kapısındaki taş merdivenlere oturdum. Bahçede oynayan çocukların büyüklerinden birini yanıma çağırdım. Seslendiğimi duyan çocuklar oyunu bırakıp birbirlerinin yüzüne baktılar, kendi aralarında bir şeyler konuştuktan sonra hepsi topluca yavaş yavaş yanıma geldiler. Bazılarının yüzünde yapmacık bir gülümseme vardı. Daha küçük olanları büyüklerin arkasına saklanıp, onların arkalarından bana bakıyorlardı. Ben de bir yandan terimi siliyor, bir yandan da hepsini tek tek süzüyordum. İlk defa bu kadar yakınlaştığımız için olacak onlar da aynı şekilde meraklı gözlerle bana bakıyorlardı. Aralarında hiç kız çocuğu yoktu. Hepsinin saçları üç numara traşlı, bahçede koşmalarından, hepsi ter içinde, sümükleri akmış, üzerlerinde uzun kollu renkleri solmuş gömlek ile beli urgan ile sımsıkı bağlanmış siyah şalvar, ayaklarında da çamurdan rengi kaybolmuş lastik ayakkabılar vardı. Şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz. Böyle bakınırken, çocukların en büyüğü kalınlaşmaya başlamış sesiyle:

“Sen kismin?“

Ne demek istediğini anladım. Ama anlamamış gibi, Bir daha söyle dedim.“Sen kismin diyom? Burada ne yapıyon?“

“Tamam. Şimdi anladım. Sen kimsin, burada ne yapıyorsun demek istedin. Değil mi?“

Ellerini arkasına götürdükten sonra, yüzünde hafif bir tebessüm ile hafifce başını salladı.

“Heee?“ dedi.

Ben açlığımı falan unutmuş, çocuğun safca soruş şekline gülmeye başlamıştım. Güldüğümü gören öbür çocuklar da benimle beraber yüksek sesle gülmeye başladılar.

Çocuk sormaya devam etti:

“Sen kismin yaa?“

“Bak, ama sen yalnış söylüyorsun. O öyle denmez ki. Sen kimsin, denir. Hadi söyle bakayım!“

“Sen kim-sin?“

“İşte şimdi oldu, aferin sana! Haydi siz de söyleyin. Nasıl söyleniyormuş?“

Hepsi gülerek, bir ağızdan haykırdılar:

“Seeennn kim-siiin?“

“Çocuklar, ben sizin yeni öğretmeninizim. Benim adım Attila öğretmen. Size okumasını, yazmasını, hesap yapmasını, düzgün Türkçe konuşmasını öğreteceğim. Ayrıca şarkılar söyleyip oyunlar oynayacağız. Ama önce okulumuzu onarıp tamir etmemiz gerekiyor…“

Ben onlarla böyle dostca konuşurken çocuklar yüzüme bakıyor hayretle beni dinliyorlardı. Beni, çocuklardan birinin arkasına saklanarak dinleyen çocuklar birer birer öne çıkıp tam karşıma gelerek;

“Sen oyun biliin? Top oyniin?“ diye sevimli sevimli sorular sormaya başladılar…

“Yanıma gel bakayım. Senin ismin ne?“ dedim en küçüklerine.

“Musa’dır adım. Ama bunlar bana der, Bıdık Musa!“

Buna gülmedim. Çünkü daha çok alay ederlerdi gülseydim…

“Ben de top oynuyorum. Seninle de oynarız yakında “ dedim. Sevindi. Sustu. Utandı ellerini birbirine kenetledi. Önüne indirdi çakır gözlerini. 

Böylece köyde tanıdığım ilk öğrencim Bıdık Musa oldu. Musa, ufak tefek, vücuduna göre koca kafalı, kavlak kırmızı yüzlü bir çocuktu. Onun da kafası üç numara traşlıydı. Oyun sözü onu o kadar etkilemiş olacaktı ki, artık yanımdan ayrılmaz olmuş, köyden bir arkadaşı gibi benimle dost olmuştu Musa. Arada elini uzatıp biraz da çekinerek, hafifce benim omuzuma koyuyordu. Hiç sesimi çıkarmıyordum. Musa’yı gören çocuklar da bir adım daha yaklaştılar. Diğer çocukların yaklaştığını gören Musa hemen gelip sağ tarafıma basamağın üzerine oturdu. Öbür çocuklar da hemen yanıma, önüme oturdular. Hemen hepsi başlarını bana çevirmiş, meraklı gözlerle benim her hareketime, yüzüme, gözüme, saçlarıma, ellerime bakıyorlardı. Bu yakınlaşmayı  Bıdık Musa’ya borçluydum. Öbür tarafımda oturan, bana, “Sen kismin?“ diyen çocuğa dönerek;

“Senin ismin ne?“ diye sordum.

“Benim isim, Murti. Mırtza.“

“Mırtza mı? Murteza olmasın?“

“Ha, Murteza Murteza…“

Hepimiz tekrar sesli sesli kahkahalarla gülmeye başladık. Okulun taş basamaklarında böyle gülerken, karnımın aç olduğunu tekrar hissettim. Çocuklara dönerek,

“Çocuklar, bugün kimin evinde ekmek yapıyorlar biliyor musunuz?“

Çocuklardan biri;

“Ben biliim Atila!“

Şaşırmıştım.

“Senin ismin ne?“

“Hüsam’dır“.

“Hüsamettin demek istiyorsun.“

“Haaa, Hüsamettin. Ama Hüsam diyiler.“

“Bak Hüsamettin. Ben sizin öğretmeninizim. Öğretmenlere ismi söylenmez. Sadece ‘’Öğretmenim’’ denir.“

“ He, öğretmenim!“

“Aferin!.. Hadi çocuklar, siz de söyleyin bakayım!“

“ÖĞ-RET-ME-NİM…“

“Haydi şimdi Hüsam, bir koşu gidip, şu ekmek yapılan evden benim için biraz ekmek alıp gelir misin? Öğretmen açmış, ekmek istiyor dersin!“

Bütün çocuklar oturdukları yerden kalkarak;

“Ben de, ben de, ben de… Ekmek getireceğim öğretmenimize!“ diyerek okulun bahçesinden köye doğru koşturdular.

Beş on dakika sonra önde Bıdık Musa, arkasında Murti, yanlarında daha başka çocuklarla koşa koşa bir bağırtıyla okulun bahçesine geldiler. Ellerinde bir tülbente sarılı yufka ekmekleri ile yeni fırından çıkmış taptaze mis gibi ekmeklerle sınıfa girdiler.

Bıdık Musa:

“Örtmen bah bunu anam göderdi. Ehmek yufka. Daha dün yapmış.“

“Musacım, teşekkür ederim, ama, örtmen denmez, öğretmenim denir… Bah denmez, Bak!.. 

Göderdi denmez. Gönderdi. Ehmek de denmez. Ek-mek.  Unutma. Tamam mı?“

Derse şimdiden başlamıştık. Belli ki işim kolay değildi. Çocuklar yıllarca okulsuz , öğretmensiz kalmışlardı…

Murti de nefes nefese araya girerek;

“Örtmenim, bugün Elif Ebe ehmek yapıyor. Ondan iki tane alıp gettim!“

Başladım Murti’nin de konuşmalarını düzeltmeye…

 

Artık okulun onarımı yavaş yavaş bitiyordu. Birkaç gün sonra okulu açacaktım. Daha hiç görmediğim birçok öğrencim vardı. Bir kaç gün önce tanıştığım çocuklar artık hergün benim yanıma ve okulun bahçesine gelmeye, bana yardım bile etmeye başladılar. Daha ilk günden birbirimizi sevmiştik. Artık onlara istediğim her bilgiyi aşılayabilirdim… Benim yaptığım kayıtlara göre, çevre köylerden de gelecek olan yüz civarında öğrencim vardı. Okulumu açmayı ben herkesten çok istiyordum. İlk görev yerimde, ilk öğrencilerimle, ilk öğretmenliğimin bir an önce başlamasını çok arzu ediyordum.

Nihayet tatil de okulun tamiri, düzenlenmesi gibi bitti. Pazartesi günü okulumu açtım.

Yüz öğrencim gelecek diye sevinirken, ilk gün elliye yakın çocuk geldi. Muhtar, kayıtlı öğrencilerin başka köylerden geleceğini, tekrar köylere haber  salacağını söyledi. Nihayet ilk öğrencilerim ile karşılaşmış ve bundan da çok mutlu olmuştum. Daha öğrencilerimi tanımadığım için, birkaç öğrencim dışında öbürlerinin adını bilmiyordum.

İlk ders, sınıfın yarısı doldu. Masamın kenarına dayanarak öğrencilerimi tek tek izledim uzunca…. Hepsi de yoksul, ürkek, dayakla eğitilmiş garip köy çocuklarıydı. Fakat sağlıklıydılar.

Erkek çocuklarının hepsi dikkatli gözlerle beni izliyorlardı. 

Hemen hepsinin yüzünden kıpkırmızı bir canlılık fışkırıyordu. Yayla havası, taze süt, peynir… Çok tüketemeseler de  tükettikleri kadarıyla iyi durumdaydılar…

Yazı tahtamız yoktu. Duvarda sıvayla yazı tahtasına benzer beton bir çıkıntı yapılmıştı. Üzerini ince sıva ile düzlemiş, yüzeyini de gaz yağı karıştırılmış siyah ayakkabı boyasıyla boyamıştım. Güzel olmuştu. İlk işim adımı büyük harflerle kara betona yazarak derse başladım. Bir kaç çocuk zar zor okuyabildi. Onlar da dört sene önce kısa bir müddet okula gelen eski birinci sınıf öğrencileri idi.

Öncelikle öğrencilerin yaşlarına göre ayırıp, üç büyük grup masası yaptım. 1. – 2. sınıflar, 3. Sınıflar, 4. – 5. Sınıflar…

Hemen kaynaştılar. Kürtçe Türkçe karışan uğultular arasında gruplar oluştu…

En acısı da ne üstlerinde okul önlükleri, ne de ayaklarında düzgün bir ayakkabı, ne ellerinde kalem, ne de önlerinde güzel bir defter vardı. Olanların defterinden yırtıp paylaşıp tahtaya yazdıklarımı önlerindeki kağıda kargacık burgacık harflerle yazıyorlardı…

İçim acısa da, bu engelleri aşacağız yakında diye umut veren iç sesimle üç gruba sevgi dolu sesle öğretmen okulunda öğrendiklerimi dağıtmaya başladım…

 ÇOBAN  KÖPEKLERİ
Okulun onarımı bitmeye yakın bir perşembe günü erkenden Ilçeye giden bir kaç kişi  ile birlikte yürüyerek yola çıktık. Dört saat süren bir yürüyüşten sonra Refahiye ye vardık. Erzincan a giden bir otobüse bindim. Oradan ihtiyacım olan bir kaç şey alacaktım. Öğlenden  sonra şehre vardık. İşlerimi hallettim, şehri gezmek için biraz yürümeye çıktım. Bir dükkanın önünden geçerken 650 liraya satılık, kullanılmış Stadion marka pedallı küçük bir motosiklet gördüm. İçeri girip, satıcı ile 100 lira peşin, 100 lira taksitle ödemek üzere anlaştık. Küçük bir deneme sürüşünden sonra, yarın gelip alacağım diyerek oradan ayrılıp otele gittim. Amacım motoru alıp köyden ilçeye  motorla gidip gelmekti. Çünkü o gün 20 km yol yürümüş, çok yorulmuş, her tarafım ağrımıştı. Köy yolu gözümde büyüdükçe büyüyordu. O kadar uzun bir yol yürümeye alışık değildim . Ertesi gün Erzincan dan Refahiye ye, 70km, oradan da  motorla  köye gidecektim. Sabah erkenden kalkıp iyi bir kahvaltıdan sonra, başıma yün bir şapka, eldiven, atkı alarak sabah ayazında motoru aldım. Motorun benzin deposu 5-6 litrelikti. depoyu doldurup yola çıktım. Cahillik işte, benzin beni ilçeye kadar götürür mü diye hiç düşünmeden yola koyuldum. Yol önce dümdüzdü. 20-25 km kadar sonra dağlar başladı. Yokuşlar başladıkca motor çekmemeye başladı. Yokuşu çıkmak için ben de pedalları var gücümle çeviriyordum ama yorgun bacaklarımla fazla yol alamadım. Nihayet motoru kenara çekip bir araç beklemeye başladım. Rüzgar soğuk esiyor, biraz da üşüyordum. Ne gelen vardı, ne de giden. Dağın başında yapayalnız kala kaldım. Bir araba, bir kamyon geçsin diye bekliyordum. Bir müddet sonra aşağıdan bana doğru, kavuniçi renkli karayollarının kamyonet aracı geldi. El sallayıp durdurdum. Biraz ilerde durdular. Iki kişiydiler. Öğretmen olduğumu, onlara motorun çekmediğini, yokuşu çıkamadığımı, beni motorumla yokuşun başına kadar çıkarmalarını rica ettim. Hemen kabul ettiler. Üçümüz motoru tutup arkaya yükledik. Öyle bir yokuşmuş ki bir türlü bitmek bilmedi. Çık çık 15-20 km kadar çıktık, neyse yol biraz düzleşti. Ben şöföre artık kendim gidebileceğimi söyledim. Beni daha götürebileceklerini, inmek zorunda olmadığımı söylemelerine rağmen ben inmek istedim. Üçümüz yine indik, motoru da indirdik. Teşekkür ederek ayrıldık. Onlar gittiler. Ben yine dağ başında yalnız kaldım. Hava çok soğuktu. Motoru çalıştırdım, hemen çalıştı. Yine yola çıktım. Dua ediyordum ki yine yokuşlar gelmesin. Biraz ilerde hafif bir yokuş daha vardı. Burayı rahat çıkarım derken, bir de baktım ki, yoldan 300 metre kadar uzaktaki sürünün, iki tane kuyruğu, kulağı kesilmiş çoban köpekleri bana doğru havlayarak hem de çaprazlama, yani yolda benimle karşılaşacakları noktaya doğru koşuyorlar. Dehşetten gözlerim açılmıştı. Hafif bir yokuş çıkıyordum. Fazla hızım da yoktu. Motor yine çekmiyordu. Kuyruğu, kulağı kesilmiş, boyunları demir dikenli tasmalı bu köpeklere yakalanmamak için yine var gücümle pedalları çevirmeye başladım. Kan ter içinde kalmış, köpeklerden bir an önce uzaklaşmak istiyordum. Ama nafile. Köpekler benden daha hızlıydılar. Köpeklerle aramızdaki mesafe gittikçe azalıyordu. Benim bir yerimi yakalasalar motorla beraber yere yuvarlanacak, aynı anda da üzerime çullanacaklardı. Köpekler deli gibi havlıyor, bir yerimi yakalamak için fırsat kolluyorlardı. Allah bana bir kuvvet verdi. Pedalları daha hızlı çevirdim, daha sonra köpeklerden korunmak için ayaklarımı pedallardan havaya kaldırıp, son gaz gitmeye başladım. Aynı zamanda yokuş da bitiyordu. Nihayet iniş başladı. Motor da gittikçe süratlendi. Köpekler yavaş yavaş geride kalmaya başladılar. Bir müddet sonra da geri dönüp gittiler. Bu kadar korktuğumu hiç hatırlamıyorum. Keşke karayollarının aracı ile gittiği yere kadar gitseydim diye düşünüyordum. Ama olan olmuştu. Neyse ki başka tatsız bir olay yaşamadan ilçeye vardım. O akşam yine ilk kaldığım otele gittim.
Cumartesi günleri ilçede haftada bir gün sinema oynatılırdı. O akşam ben de sinemaya gittim. Sinemanın önüne daha gelmeden, insanı rahatsız eden bir uğultu, bir motor gürültüsü duyuluyordu. Giriş kapısının sağ tarafında kocaman bir traktör çalışıyordu. Bu traktörün yan tarafında bulunan bir volana 5 metrelik kalın bir kayış bağlamışlar, kayış da daha uzakta duran bir elektrik üreticisini çevirerek elektrik üretiliyor, sinema makinesi de o elektrikle çalışıyordu. Salonda  bir kaç tane ampul yanıyordu. Sinema ise – salon diyorum,- samanlıktan bozma, soğuk, derme çatma, sıra sıra dizilmiş tahta sandalyeleri ile tam tipik bir köy sinemasıydı. Beyaz perdeyi de girişin karşısındaki duvara asmışlardı. Salon soğuk olduğu için, bazıları battaniyeye sarınmış oturuyorlardı. Film başladı. Adını şimdi bilmediğim siyah beyaz bir Türk filmi vardı. Konuşulanları anlamak, dışarda çalışan traktörün gürültülü sesinden  pek mümkün olmuyordu. Bir kaç kere de film kopunca, filmin sonunu beklemeden çıkıp, otele gittim.

ÖĞRETMENİN EVİNE ELEKTRİK (!) GELMİŞ
Ertesi sabah hava daha da soğuktu, sis vardı. İlçedeki tek benzinciden motorun deposunu doldurttum. Elektrik olmadığı için elle çalışan bir düzenekle benzin verdiler. Yine yola koyuldum. Bir kaç hafta önce cip ile gittiğimiz ana yolu takip ederek, Tek Çam denilen yerden köye gidilen patikaya döndüm. Yokuşlarda motordan inerek itmek suretiyle derenin aktığı yere kadar geldim. Ama karşıya geçmek için bir yol ararken, karşıdan, köyden ilçeye giden biri geldi. Bu arada ben ayakkabımın birini çıkartmış motorla suyun içinden karşıya geçmeye  hazırlanırken, adam bana biraz ileride dar bir köprü olduğunu, oradan karşıya geçebileceğimi söyleyince, tekrar ayakkabımın tekini giyip, motoru ite ite o yöne doğru gittim. Gerçekten de evelki gün sabahleyin bu köprüden geçtiğimizi hatırladım. Yol biraz düzlenince tekrar motora binerek köye geldim. Motorun sesini duyan çocuklar ve köylüler koşa koşa yanıma geldiler. İçlerinde ilk defa bir motor gören insanlar vardı. Pazartesi günü okullar açılacaktı . Hazırlık yapmam gerekiyordu. Onun için o gün okulumu derse hazırladım. Okullar açıldıktan bir hafta kadar sonra kış birden bastırdı. Bir gecede her taraf kar ile kaplandı. Okulun yarısı karlara gömüldü. Uzak köylerden gelen çocuklar okula gelemez oldular. Günler kısaldığı için erkenden akşam oluyor, gün çok çabuk bitiyordu. Günler çok çabuk geçiyor, erkenden akşam oluyordu. Bir gün ders hazırlığımı yaptıktan sonra yapacak başka bir işim yoktu. Aklıma odunlukta duran motorsiklet geldi. Her taraf karlı olduğu için motoru zaten kullanamıyordum. İçinde benzin de vardı.  Motorun ön lambasının ampulünü söküp, ilçeden getirttiğim uzun bir kabloyla oturma odasına, arka lambasını da tuvalete astım. Odunlukta duran motoru çalıştırınca, odam gündüz gibi aydınlanıyordu. Beni ziyarete gelen gençlerin veya benim yaşıtlarımın arasında daha elektrik ampulünü henüz görmemiş insanlar vardı.  Özellikle, lambanın verdigi ışığa hayretle bakıyorlardı. Çoluk çocuk, „Öğretmenin evine elektrik gelmiş. Öğretmenin evine elektrik gelmiş„ diyerek,  köye yaydılar. Bunun üzerine bir akşam, köylüler „elektrik„ görmeye geldiler. Saşkınlık içinde olan köylülere bunun nasıl olduğunu motoru çalıştırarak anlattım. Beni merakla ve şaşkın bakışlarla izlediler. O günden sonra köylüler bana, her şeyi bilen, bilgili, saz çalan biri olarak başka bir gözle bakmaya başladılar. Bana çok değer verdiler. Her şeyde benim fikrimi almaya geliyorlardı.  Köy odalarında beni hatırlı kişilerin yerlerine oturtmaya başladılar.                    
Köylerde kış günleri çok başka oluyor. Mesela köyün kahvesi yoktu. O akşam kimin evinde toplanılacaksa, o evin sahibi, yol tarafındaki penceresine gaz lambasını koyar, sokaktan geçenler de bu lambayı görünce o evde toplanılacağını anlarlardı. Bu toplanmalar sadece erkekler için yapılır, kadınlar ve kızlar gelmezlerdi. Çay hizmetini ise o evin en genç oğlu, damadı veya torunu yapar, biten çayları doldurur, eğer kaşığınızı bardağın üzerine koymazsanız, çay ikramı hiç bitmezdi. Çaylar genellikle „kırtlama„usulüyle içilir, çayla birlikte getirilen sert akide şekeri türündeki bir şeker ağız içinde yavaş yavaş kırılarak ve eritilerek çay tatlandırılırdı. Yani çayın içine şeker atılıp karıştırılmazdı. Ben bu odalardan birine gittiğim zaman, köylüler bana en baş köşeyi verirler, bir kısmı ayağa kalkar, beni öyle selamlardı. Odalarda sarma tütün sigarası içildiği için odanın içinde sigara dumanından, göz gözü görmezdi. Bu köy odalarında kahvelerdeki gibi masalar sandalyeler yoktu. Ayakkabılar kapının önünde dışarda çıkartılarak, odanın dört bir duvarının dibine yerlere konmuş minderlerin üzerine oturulurdu. Kapının tam karşısına gelen taraf, köyün en yaşlı veya hatırlı kişisinin yeriydi. Hatta oranın minderleri diğerlerine göre daha kalın ve daha yumuşaktı.  Duvara yaslanmak için de ayrı bir minder vardı. Bazı zengin evlerinde radyo olduğu için hem radyo dinlenir, çay içilir, hem de derin sohbetler edilirdi. İki üç tane gaz lambasının ışığının alaca karanlığında sizinle konuşanın yüzünü sigara ve tütün dumanından zor seçerdiniz. Genellikle anlatılan konuların başında, avcılık gelirdi…  Yaşlı bir adamın anlattığı olayı hiç unutamam. Her taraf kış kar, buz. Hava çok soğuk.  Bu yaşlı adam hemen her gece  tavuklarının  kümesine gelen tilkiden öylesine bezmiş ki, tilkiyi yakalamak için kümesin yakınına bir tuzak kurmuş. Günlerce tilki bu tuzağa yakalanmamış. Her sabah gidip baktığında tilkinin yakalanmadığını görüyor, çok kızıyormuş.  Yine bir sabah erkenden uyku sersemliğinle  tuzağa bakmaya gitmiş. Tilki yine yokmuş. Yine tilkiye küfürün bini bir paraya, tam kapıdan içeri girerken, karlardan ayağı kaymış ve tilkiye kurduğu tuzağa ayağını kaptırmış. Adamın kurduğu tuzak oldukca ağır ve çok güçlü bir tuzakmış. Acıyla bağırmaya baslamış. Evdekiler koşarak gelmişler. Adamın ayağından tuzağı güçlükle çıkarmışlar. Adam ağrıdan bir hafta yürüyememiş. Ama tilkiden intikam alma hırsı daha da büyümüş. Yine her gece tuzak kurmaya baslamış. (Bunları anlatırken tabi herkes gülüyor)  Bir gece yarısı aşağıdan sesler gelmiş. Önce gidip bakmak istemiş ama, gece yarısı soğukta dısarı çıkmak istememiş, sabahı beklemiş. Sabahleyin aşağıya inince adam, gözlerine inanamamış. Çünkü tuzakta sadece bilekle diz arası bir hayvan ayağı varmiş. Her taraf kan, revan… Evdekilerle beraber kan izlerini takip etmişler. 50 metre kadar ilerde gördükleri karşısında çok şaşırmışlar. Yerde kahve renkli oldukça iri, ölü bir tilki yatıyormuş. Adamın anlatmasına göre, tilki tuzağa yakalandığını anlayınca, bacağını kendisi dişleriyle keserek kaçmak istemiş, fakat kan kaybından fazla uzağa gidememiş. Uzun kış geceleri buna benzer hikayelerle geçiyordu. Köyde, köylüler kışın güzel havalarda tavşan avına çıkarlardı. Bu işe meraklı olanların evinde tazı köpekleri vardı. Bu köpekler çok hızlı koşarlar, önlerinden hiç bir tavşan kaçamazdı. (Bir yerde okuduğuma göre bazılarının hızı, 80 km. ye kadar çıkarmış.) Yine o köy odalarında anlatılan ilginç bir olay daha var… Havanın güzel olduğu bir gün üç arkadaş köpeklerini de alarak tavşan avına çıkmışlar. Tavşan derken evlerde beslenen küçücük beyaz ev tavşanları gibi değil, her biri orta boy bir köpek büyüklüğünde iri hayvanlar… Tavşan avcıları tavşanların ayak izlerinden tanırlar, onları, tilki veya başka bir hayvanın izinden rahatlıkla ayırırlardı. Bu işin ustası tazı köpekleri de sahibinin gösterdiği yöne koşarlar, tavşan kaçmadıysa onu yakalarlardı. Bu üç arkadaş aynı anda, aynı tavşanı görmüşler, köpeklerini aynı tavşanın üzerine yollamışlar. Köpekler gitmişler, fakat tavşanda hiç bir hareket yok. Arka ayaklarının üzerine dikilmiş, bir savaşçı gibi köpeklere cephe almış. Tavşan bir çalının  önünde duruyormuş. Köpekler delicesine tavşana havlıyorlar, fakat tavşan hiç yerinden kımıldamıyormuş. Köpekler duraklamışlar dönüp dönüp sahiplerine bakıyorlar, onlardan sanki yardım bekliyorlarmış. Biraz sonra avcılar karlara bata çıka köpeklerin yanına  gelmişler gelmesine ama, koca tavşan aynı bir insan gibi ağlıyor, gözlerinden yaşlar akıyormuş. Avcılar ne olduğunu önce anlamamışlar, böyle bir şeyi ilk defa görüyorlarmış. Tavşan aynı bir insan gibi hala ağlıyormuş. Avcılar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Tavşanın iyice yanına yaklaşmışlar. Karlarla dolu otların arasında donmuş yavru bir tavşan görmüşler. Avcılardan biri, arkadaşlarına dönerek, „Bu hayvan yavrusuna ağlıyor, köpekler bile buna dokunmadı, biz de bırakalım, buna dokunmayalım. Bırakalım yaşasın…„ diyerek gerisin geriye köylerine dönmüşler.  Köy odaları o zamanların, buluşma, konuşma ve köydeki bazı işlerin düzenlendiği yerlerdi. Ben köye geldikten sonra uzun bir zaman köylülerin en çok konuştukları mevzulardan biri idim. Çünkü köydeki en tahsilli, okumuş, genç ve bekar insan bendim. Köylerde bir öğretmene kız vermek, kız tarafı için bir şerefti, onurdu, gururdu. O zamanlar iki günde bir köyümden veya çevre köylerden bir bahane ile okula beni görmeye gelenler laf arasında: „-Filanca köyde şöyle güzel, böyle güzel zengin bir ağa kızı var, seni onunla everek hoca, yalnızlık çok zor hoca ne dersin…“ diye beni evlendirmek isterlerdi. Benim öyle bir niyetim olmadığı için gülüp geçerdim. Bir gün köye gelen çerçiden nişan yüzüğü benzeri bir yüzük alıp parmağıma taktım, o amaçla gelenlere de ben nişanlandım, nişanlıyım diyerek onları böylece bu işten vaz geçirdim.
Köyde imam da yoktu. Namazlar, evi en geniş olanların evlerinde kılınırdı. Daha sonraları küçük bir mescit yapıldı, ama kışın namazlar yine evlerde kılınıyordu.  
****************
 O senelerde gençler, genç babalar, anne, babalarını, eşini, çocuklarını köyde bırakıp, çalışıp para kazanmaya İstanbul a giderlerdi. Onun için köyde çok gençlerle oldukca yaşlı insanlar yaşardı. Köydeki nüfusun çoğu kadınlar, kızlar, çocuklar ve yaşlı insanlardan oluşurdu. O yüzden köylülere İstanbul çok çekici gelir, yakınları İstanbul da olanlar başıma toplanır yakınlarının oturdukları semti veya o kişiyi tanıyıp tanımadığımı sorarlardı. O zamanlar İstanbul un nüfusu bir milyon bile yoktu. Tanımak mümkün değildi ama, söyledikleri semtleri çok iyi bilirdim. Köyden İstanbul a çalışmaya gidenler Okmeydanında, kapısında kocaman bir levhada, „Refahiyeliler Kahvesi„ yazan bir kahvede toplanırlardı. O senelerde Okmeydanı İstanbul un en uzak ve taşra bir semtiydi. Köylerden İstanbul a göçen insanların yaşadığı bir yerdi. Bu kahvenin adresini de bana onların köydeki yakınları vermişlerdi. Okul tatillerinde İstanbul a gittiğim zamanlar Hürriyet Abidesine yakın olan bu kahveye gidip, köydeki tanıdıklarından gönderilen mektup veya küçük paketleri Refahiyelilerin buluşma yeri olan bu kahvede sahiplerine verirdim. Onlar da benden, köye götürmek üzere para veya mektup gibi emanetleri köydeki yakınlarına götürmemi isterlerdi… Bazıları, getirdiğim mektupları okurken gizli gizli ağlar, göz yaşlarını kimseye göstermek istemezlerdi. Özellikle pazar günleri bu kahve dolar taşar, herkes birbiri ile konuşur yaptıkları işleri anlatırlardı. Kahvede genellikle 66 denilen bir iskambil oyunu oynanır, oyunu kaybeden, çay ısmarlardı. Sanıyorum kahvenin sahibi de Refahiyeliydi. Saçları ağarmış, uzunca boylu, 50-55 yaşlarında esmer, zayıf yüzlü, kibar bir adamdı.

FARELERLE SAVAŞ
Yaşam şartları kış ilerledikce daha da zorlaşmaya başlamıştı.Çevre köylerden gelen küçük çocuklar okula gelmemeye başladılar. Dağ köylerinde iki metre kar altında yaşam çok daha zor. O yıl köylerde çok sert bir kış oldu. Sokağa bile çıkmak pek mümkün olmuyordu. Okulun yarısı karların içine gömülmüştü. O kar kıyamette -Allah rahmet eylesin- o yaşlı kadının bana yaptığı bir teneke kavurma ile bir kışı aç kalmadan geçirebildim. Sobamın üstünde ısıtıp yediğim kavurma benim hayatımı kurtardı diyebilirim. O kar kıyamette akşamları yemek yedikten sonra kapımın önündeki çöp tenekesine koyduğum yemek artıklarını geceleyin okulun bahçesine gelen hayvanlar bütün çöp tenekesini boşalttıkları gibi, ertesi sabah okulun dışında bir yerlerde çöp tenekesini aramaya çıkardım. Yağan karlar gündüz biraz erir, geceleyin de ısı -20 dereceyi bulunca karların üzerindeki biraz eriyen kar öyle bir donardı ki, iki metre karın üzerinde yürünürdü. Hatta donmuş karların üzerinde atlar ve diğer hayvanlar karlara batmadan giderlerdi. Masmavi bir gökyüzü altında karlara gömülmüş ve sadece yarısı görünen evlerden çıkan dumanlar çevreye yayılır, havlayan köpekler ile kümeslerinde öten horozların sesleri birbirine karışırdı. Köy yerinde yalnız yaşamak,alışkın olmayanlar için çok zordur. Dışarda eksi 10 – 15 derece olan bir ortamda, evinizi ısıtmak da çok kolay değildi. Teneke sobamın verdiği sıcaklık geçici olduğundan, devamlı surette odun atmam gerekiyordu. Yine öyle soğuk buzlu bir geceydi. Akşam üzeri ertesi gün için ders hazırlığımı yaparken yere serdiğim kilimlerden birinin altında bir şeyin hareket ettiğini gördüm. Kendi kendime, ‘‘-Taban tahtalarının arası çok açık, herhalde oradan rüzgar geliyordur.‘‘ diye düşündüm. Ders hazırlığıma devam ettim. Bir ara gözüm odanın başka bir yerine ilişti. Baktım, aynı şekilde orada da kilimin altında bir hareket var. ‘‘–Bu da ne? ‘‘ diye gidip kilimin bir kenarından kaldırdım. Bir de ne göreyim…???  Küçük bir tarla faresi. Ben kilimi kaldırınca, hemen kilimin altına girmek için bir yol aramaya başladı. Kilimi hemen elimden bıraktım. İçime tiksinti ile karışık hafif bir de korku girdi. Ne yapayım diye düşünürken, gürül gürül yanan sobanın yanında duran kalın bir odun gördüm. Hemen odunu aldım ve hareket eden kilimin üzerine hırsla ve tiksinerek vurdum. Kilimin altından iğrenç bir ses geldi. Odunu, sesin geldiği yerin üzerinde işaret olarak bıraktım. Kendi kendime bir oh çekip işime devam edeyim derken, odanın tam ortasında kilimin altında aynı hareket var. Artık kilimlerin ucunu hiç kaldırmadan hareket olan yere başka bir odun ile…  KÜT !!! O gece ilk olarak benimle birlikte yaşayan ve bana hayat arkadaşlığı yapan farelerin bir kısmını haklamıştım. Fakat asıl önemli olan konu kilimlerin altı nasıl temizlenecekti??? Onu da hallettim. Sabaha kadar odunları aynı yerde bıraktım. Sabahleyin ara sıra benim odamın temizliğini ve yemeğimi yapan büyük kızlardan bir kaçı okula geldi. Odamı toparlamak ve temizlemek için izin istediler. Bense, utana sıkıla onlara akşamleyin olanları ve neler yaptığımı, odunların altında neler olduğunu anlattım. Önce üçü de güldüler: -‘‘Öğretmenim onlardan bizim evde de var, siz ne kadar yakalarsanız biz hepsini de temizleriz. Hiç merak etmeyin‘‘ diyerek hemen odama gittiler. O günden sonra kızlar kilimlerin(!) altını temizlediler. Aradan bir iki hafta kadar geçti. Ben farelerden kurtuldum diye seviniyordum. O temizlikten sonra fareleri unutmuştum bile… Akşamlar çok erken olduğu için, erkenden gaz lambasını yakar, ertesi günkü işlerimi hazırlar, misafirliğe gitmezsem erkenden yatardım. Yatarken de gaz lambasını tam söndürmez, gece ışık versin diye çok kısık olarak yanık bırakırdım. Bu arada bir kaç günden beri sabahları kalkınca yatağımın içinde, hamur işlerinin üzerlerine konan çörek otları görmeye başlamıştım. Kendi kendime ‘‘-Ya, bu çörek otları da nereden çıkıyor? ‘‘ diye düşünür, fakat bir anlam veremezdim. Bir gece yarısı uyandım. Tuvalete gitmek için kalkmadan önce kısık olan gaz lambasının fitilini çevirdim. Oda aydınlandı. Üzerimdeki yün battaniyeyi ve yorganı açınca bir de ne göreyim…? Üç dört tane irili ufaklı fare, yatağımın içinde oraya buraya kaçışmaya başladılar…Yastık, yorgan elime ne geçtiyse farelere vurmaya çalıştım ama, ne mümkün, hepsi de anında yataktan atlayıp, kayboldular. Hava çok soğuk olduğu için olacak, fareler benim yatağıma girip, benim yatağımın sıcağında soğuktan korunmaya çalışmışlar. Uzun zamandır benim yatağımı, benimle paylaşmışlar. Benimse hiç haberim olmamış. Nasıl iğrenç bir durum olduğunu söylemek istemiyorum ama, çörek otlarının sırrı da böylece çözülmüş oldu. Dışarısı çok soğuk olduğundan, kalın kazak, yün çorap ve eşofmanlar ile yattığımdan olacak, farelerin bana bir zararı olmadı. Ertesi gün muhtarı okula çağırdım. Geldi. Muhtarın adı Tevfik idi. 50 yaşlarında sırım gibi, zayıf, elmacık kemikleri çok çıkık, esmer, tuhaf bir adamdı. Okulda bir kaç tane torunu vardı. Ona başımdan geçenleri anlattım. Yatağıma kadar giren farelerden bahsettim. Okula ilçeden fare zehiri getirtelim dedim. Haklı olarak bana: “-İşte o olmaz. Çocuklar onları bulur yerler ve zehirlenirler. Onun yerine ilçeden fare kapanı getirtelim diye cevap verdi. Muhtar yerden göğe kadar haklıydı. Sonuçta bir hafta sonra ilçeden fare kapanı getirildi. Bir kaç tanesi daha yakalandı. O sıralar ramazandı. Günler çok kısa olduğundan, okul biter bitmez, iftar zamanı oluyordu, Hemen her akşam oruç açmaya iftar yemeğine davetliydim ve gidiyordum da. Gittiğim evlerde teravih namazı da kılınıyordu. Köyde adet böyleydi. Bir gün ben de  İftar vermek istedim. Köydeki erkeklerden 15-20 kişiyi davet ettim. İftar yemeğini köyden birisine ücreti karşılığında yaptırdım. Herkes tabağını, çatalını, kaşığını gelirken kendi getirecekti. Hizmetini de öğrencilerimden bir kaçı yapacaktı. Neyse iftar yapıldı, dualar edildi, sıra teravih namazına geldi. Odam küçük olduğu için, beşer kişiden dört saf olduk. En önde namazı kıldıran yaşlı bir adam, arkasında köylüler, en arkada da ben ve bana yardım eden öğrenciler…Namaz kılıyoruz… Namazın tam ortasında tahta tel dolabımın arkasından bir fare çıktı. Fareyi gördüm. İçim cız etti. Ben ise namazı filan unutmuş, yatıp kalkıyorum ama, aklım gözüm farede…Fare kaçmıyor… Nereye gidecek diye gözlerimle takip ediyorum. Fare bir ara geri dönüp tel dolabının altına girdi. Ben fare geri gitti diye tam sevinirken, tekrar tel dolabının altından çıkıp, kurulmuş bir oyuncak gibi, diğerlerinin önünden geçerek, odada tek çıplak ayak ile namaz kılan muhtara doğru gitmeye başladı. Bu arada biz hala namaza devam ediyoruz. Gözüm farede. Merak içindeyim. Fare gitti gitti muhtarın çorapsız çıplak ayağının üzerine çıktı. Gözüm hala farede…Muhtar fareyi kovalamak için ayağını parmağını kımıldatıyor, oynatıyor ama, fare (benden) insan kokusuna alışık olduğu için olacak hiç umursamıyor. Fare hala muhtarın ayağında… Rüku ve secde yapmadan önce muhtar ayağını bir topa vurur gibi bir salladı, muhtarın ayağındaki fare o hızla en önde namaz kıldıran imamın ayağına çarptı. Ama imamlık yapan adam fareyi görmedi. Fare oradan yatağımın altına girip kayboldu. Muhtar benim önümde her dört rekat arasında oturarak söylenen ilahiler sırasında dönüp dönüp, – oruçtan daha da çıkmış olan elmacık kemikli yüzü ile -bana bir şeyler söylemek istercesine bakıyor, bense gülmemek için dudaklarımı ısırıyor, gözlerimi ondan kaçırıyordum. Namaz bitti… Daha kimse duvara yaslanıp kendine bir yer bulmadan muhtar yanıma geldi. “- Hoca fareyi gördün mü? Ayağımın üzerinde dolaştı.“ dedi. Ben ise hiç bozuntuya vermeden: “ Ne faresi? Yok ben fare filan görmedim, diye cevap verdim. Yanında namaz kılanlar da fareyi görmüşler. Onlar da muhtara güldüler. Köy odalarında bu olay uzun zaman gülme konusu olmuştu.

KIZ BAKMAYA, GÖRÜCÜLÜĞE  GİDİYORUM
Yine hiç unutmam-tecrübesizlik tabi- her taraf kar,kış,buz. Okulun saçaklarından uzun uzun buzlar sarkıyor, çocukların üzerlerine düşmesin diye tenefüs öncesi bir kaza olmaması için, dışarı çıkıp uzun bir sırıkla buzları kırıyor yere döküyor, ondan sonra da öğrencilerimi dışarı çıkarıyorum. Yine öyle bir günde saçaklardan sarkan buzları kırarken, ilçede orta ikiye kadar okuyup, dört sene önce okulunu bırakıp köye geri gelen Cevdet isimli bir genç yanıma geldi. Herkes onu Cevcet diye çağırırdı. Arkadaş olmuştuk. Hemen hemen her akşam bana gelir, İstanbul hakkında bir sürü sorular sorardı. Aklında fikrinde günün birinde İstanbul a giderek orada çalışmak ve para kazanmak vardı. O da ben kadar,18 – 19 yaşlarındaydı. Sarı saçlı, mavi gözlü, kırmızı yanaklı, yaşına göre oldukca uzun boylu, hızlı hızlı konuşan, konuşurken de elleri hiç durmayan, ama köyde yetişen bir genç için oldukca uyanık biriydi Cevcet. Köydeki yaşıtlarının yanında tip olarak hiç birine benzemezdi. Hısım akrabaları arasında da onun tipinde beyaz tenli, sarışın hiç kimse yoktu. Günlerden cumartesi olduğu için okul bitmiş, öğrenciler evlerine gitmişlerdi. Koşa koşa yanıma gelişinden çok önemli bir şey olduğunu anladım. Yanıma gelince bana: ‘’
– Hocam duydun mu, duydun mu? …………….köyündeki sağlık ocağına yeni ve güzel bir hemşire gelmiş. Gördün mü? Diye sordu.
Ben elimdeki sırığı yere koyarken, haberimin olmadığını söyledim.
– Nolursun gidip bir görelim, o da senin gibi okumuş tahsilli belki beğenirsin…Beğenirsen de evlenirsiniz. Yalnızlıktan kurtulursun.
Ona, öyle hasta olmadan sebepsiz yere sağlık ocağına gidilmeyeceğini söyleyince, gülerek:
– Ondan kolay ne var, ben hasta numarası yaparım, sen de beni sağlık ocağına getirmiş olursun… Yarın pazar. Saat 10 da geleyim, yol bir saat sürer, saat 11 de orada oluruz, hemşireyi de görmüş oluruz.’’ Dedi.
 Pazar günü yola çıktığımızda, güneş olmasına rağmen gecenin keskin soğuğu hala devam ediyordu. Hava çok soğuk fakat bulutsuz masmavi bir gökyüzü vardı. Cevcet yolda yememiz için evden gelirken yufkayla sarılmış tulum peyniri ve haşlanmış yumurta getirmişti. Bir yandan ekmekleri yiyor, bir yandan da sanki hemşireyi görmüş gibi, hemşirenin dünya güzeli olduğunu, bu yörelerin en güzel kızı olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ben de onun anlattıklarının etkisi altına kalarak, bir hemşire ile evlenmenin uygun olacağını düşünmeye başlamıştım. Yürüye yürüye …………… köyüne geldik. Cevcet elleriyle yanaklarına vuruyor, yanaklarının daha da kızarması için büyük çaba harcıyordu. Hemşireye neler söyleyeceğimizi iyice öğrenip bir kaç kere de tekrarladık. Nihayet hemşirenin önüne çıkmaya hazırdık. Biraz ilerde, üzerinde solgun kırmızı harflerle ‘’ Sağlık Ocağı’’ yazılmış küçük bir kulübe vardı. Sağlık ocağı burası idi. Kapının önüne geldik. İkimiz de dünya güzeli hemşireyi göreceğiz diye çok heyecanlıydık. Cevcet ahlayıp, oflamaya başlamıştı bile… Ben kapıya vurdum. Ses yok. Bir daha vurdum. Üçüncü vurmamda kapı açıldı. Bu arada Cevcet hala ahlayıp, oflamaya, hasta numarası yapmaya devam ediyordu. Kapıyı,kara,kuru,çipçirkin, esmerden de kara ve zayıf, zayıf olduğu kadar da  çirkin sesli bir kadın açtı. Kafasında hemşirelerin başlarına taktığı beyaz bir kep vardı ama, kadının hemşireye benzer bir yanı yoktu. Bana sanki bir suç işlemişim gibi kızgın bir sesle:
-Ne var ne istiyorsun? Diye sordu. Cevcet de ben de çok şaşırmıştık.
Cevcet: ‘’-Ben çok hastayım, biz ………….köyünden geliyoruz, bir saatten beri de yollardayız. Bu da bizim köyümüzün öğretmeni. Ben hemşire hanımı görmek ve ona muayene olmak istiyorum,
Kapıyı açan kadın bir bana, bir de Cevcete çirkin çirkin baktı, Bizi içeri almasını beklerken:
– Hemşire benim ! Burada bekleyin !Şimdi işim var ! Ben sizi çağıracağım !
Diye emir verir bir şekilde konuşunca uyandık.
Cevcet:’’-Siz hemşire misiniz?’’ Diye sordu.
Evet hemşire benim! Ne oldu, beğenemedin mi? Size burada bekleyin dedim!  
Cevcet bana dönerek:   ‘’-Hocam vallahi ben iyileştim, muayene falan da olmak istemiyorum. Haydi karanlık olmadan köye dönelim.
Hemşirenin suratımıza küt diye kapıyı bir kapatması vardı ki… Bu arada Cevcetle ben, sağlık ocağından koşar adımlarla çoktan uzaklaşmıştık bile.  Kim bilir arkamızdan daha neler neler söylemiştir dünya güzeli(!) hemşire hanım. Böylece ‘’Görücülüğe gitmek, kız bakmak(!) hevesimiz de hüsranla sona erdi.

BİR AT MACERASI
Dağ köylerinde çok değerli olan iki şey vardır. Birisi at, diğeri de çoban köpeğidir. Köylüler için bu iki hayvan çok kıymetlidir. Çünkü, at bir ulaşım aracı, köpek de bir bekçidir. Evi bekler, sürüyü bekler, köylülerin can yoldaşıdır. Bu iki hayvanın iyisine köylerde değer biçilemez. Hele kışın kar yağıp, yollar kapanınca hastalar, ilçede işi olanlar at üzerinde gider gelirlerdi. Tabi bu anlattığım 45-50 sene önceydi. O zamanlar yokluk ve zorluk zamanlarıydı. Fakat huzur vardı, korku yoktu. Acil olaylar telgraf ile bildirilirdi. O da şansınız varsa telgrafınız ancak iki gün sonra elinize geçer, kışın yollar kapanınca da böyle bir şansınız ise hiç olmazdı. Telgraf size ulaşamazdı. Aylık maaşım her ay başında at ile köy köy dolaşan ve mutemet denilen bir görevli tarafından köye getirilir, imza karşılığı maaşımı bana verirlerdi. Aslında gelen maaşlarımı köyde harcayacak bir imkanım da yoktu. Kardan yollar kapanınca mutemet de gelmez oldu. Maaşlarım ilçede birikti. Kışın ortalarında biriken maaşlarımı almak için ilçeye inmek istedim. Bir lokantaya, sinemaya, hamama gitmeyi çok arzu ettim. Kar ve buzdan dolayı motorumu kullanamıyordum. Öğrenciler yokken okulun bahçesinde motorla dolaşmak istedim ama kardan, buzdan kayarak bir kaç kere düştüm. Köyde bir kaç tane at vardı. Bir cumartesi günü okulda çocuğu olan birinden atını bana bir günlük ödünç vermesini istedim. Cumartesi gidip pazar günü geri gelecektim. Adamcağız hiç itiraz etmedi. Kardan, buzdan her taraf taş gibi olmuş göz alan bir beyazlığın üzeri ise masmavi bir gökyüzü ile kaplanmıştı. Atını okulun bahçesine getirdi. Yalnız bana daha evel ata binip binmediğimi sordu. Ömrümde o zamana kadar hiç ata binmemiştim. İstanbul da atı nerede bulup da nerede binebilirdim ki… Binmedim desem, adam atını vermeyecek… Ben: “- Ohoo hem de kaç kere bindim, öğretmen olur da hiç ata binemez olur mu“ diye yalan söyledim. Adam inandı mı, inanmadı mı bilmiyorum ama, sadece,
– Hocam, hava çok soğuk sakın atı koşturup terletme… İlçeye gidince de atı ………….sokağındaki akrabalarımın evine bırakırsın, yarın da oradan alıp köye dönersin, diye de sıkı sıkı tembih etti.
Üzerimde siyah bir kaban, siyah bir kar şapkası, eldiven, atkı ve iç içe giydiğim iki pantolon ile atın üzerine çıktım. Adam:
“- Atın gitmesini istersen, topuklarınla hafifce karnına dokunursun. Durmak için de dizginlerini sana doğru çekersin. 
Yeni bir şey öğrenmiştim ama, “- Biliyorum, biliyorum dedim.“ Atın karnına ayakkabılarımla dokununca, at hemen yürümeye başladı. Okulun bahçesindekiler arkamdan bakarlarken, atı getiren adam;
– Hocam sakın atı koşturup terletme diye arkamdan bağırdı.
Adamın sanki pişman olmuş gibi bir hali vardı. Ama atı almıştım bir defa… Atı alan Üsküdar ı geçmişti yani…Yavaş yavaş yola çıktık. İkide birde dönüp dönüp köy tarafına bakıyor, köyün gözden kaybolmasını bekliyorum. Nihayet köy gözden kayboldu, ben de atın karnına daha hızlı vurarak atı hızlandırdım. Artık karların üzerinde dört nala gidiyoruz, uzaktan gelen biri olunca da hemen atın dizginlerini çekerek yavaşlatıyor, gelen köylülerle selamlaştıktan sonra biraz ilerde yine dört nala gidiyordum. Yürüyerek dört saatte gidilen yolu ben dört nala giden bir atın üzerinde bir saatte aldım. İlçeye geldim. Yanımdan gelip geçenler bir ata, bir de bana bakıyorlar, kimi sessizce bir şeyler söylüyor, kimi de başını sağa sola sallıyordu. Hava çok güzel ve daha aydınlıktı ama çok soğuktu. Sanırım eksi 10 derece falan vardı. Her taraf karlı ve soğuk olmasına rağmen hafta sonu diye olacak sokaklar insan doluydu. Atın sahibinin verdiği adresi buldum. Bir sokak arasında mavi boyalı bir kapının önünde durdum ve kuvvetlice elimin içi ile kapıya vurdum. Bu arada gözüm ata ilişti. Bir de baktım ki hamamdan çıkmış gibi, atın her tarafından buharlar çıkıyor. Biraz sonra yaşlı bir teyze kapıyı açtı. Tam bana bir şey söyleyecekken, atı gördü ve bir çığlık attı. Ne oluyor demeye kalmadan atın dizginlerini elimden alıp, atı hemen yan taraftaki ahırdan içeri soktu. Bana dönerek:
– Evlat atı terletmişsin, ter ayağına inmiş. Bu hayvanı nasıl bu kadar terlettin. Yazık günah değil mi. Bu at bu terle sabaha kalmaz ölür! “ deyince başımdan aşağı sanki bir kazan kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ne diyeceğimi şaşırdım. Elim ayağım titremeye başladı. Çok korkmuştum. Ata bir şey olsa bir daha köye geri dönemezdim. Atın sahibi yavaş gitmem için o kadar tembih de etmişti. Tecrübesizlik işte… Cahillik. Artık olan olmuş, atı sırılsıklam terletmiştim.Yaşlı teyze herhalde bana acımış olacak ki;
– Gel içeri gel sen de terlemişsin, deyip beni de ahırın içine aldı. Ahır karanlık ve soğuk bir yerdi. Sağda solda saman öbekleri vardı ama, benim gözüm attan başka bir şey görmüyordu. Atın üzerinden hemen semerini ve dizginlerini çıkardı.
– Atı şimdi evdeki bütün battaniye ve yorganlarla iyice saracağız deyip, benim elime de kalın bir bez verdi.
– Sen de atın her tarafını daha çok da ayaklarını, karnını  bu bezle iyice kurula. Gece soğuk olacak. Hayvan bu terli vaziyette burada donar. Eğer yarın sabah atı yerde yatar vaziyette görürsek kafasına bir kurşun sıkıp öldürmekten başka yapacak da bir şeyimiz kalmaz.
Diyerek, koşar adımlarla yandaki kapıdan çıktı. Ben ahırda at ile yalnız kalmıştım. Bütün keyfim, sinemaya gitmek, lokantada yemek yemek isteğim, birikmiş maaşlarım hiç biri gözümde yoktu artık. Atın sabaha çıkıp çıkmayacağı en büyük düşüncemdi şimdi… Tam ben böyle kendi kendime kızarken kapı açıldı yaşlı teyze elinde bir sürü battaniye ve yorgan ile içeri girdi. Yanında küçük bir çocuk daha vardı. O da elinde orta boy bir gaz sobası tutuyordu. Ben hala atın orasını burasını siliyordum.
– Atı iyice kuruladın mı? Islak bir yeri kalmasın hayvanın,
deyip bezi elimden aldı ve hayvanı bir daha kuruladı. Ben ise gittikce soğuyan ahırda üşümeye başlamıştım bile. Yaşlı kadın elinde getirdiği battaniye ve yorganları hayvanın sırtına koydu, getirdiği bir ip ile de yorganı ve battaniyeyi hayvanın karnıyla beraber bağladı. Ayaklarına da öbür yorgan ve battaniyeleri bağlamak suretiyle hayvanı sarıp sarmaladı. Atın kafasından başka her tarafı sımsıkı sarılmıştı. Biraz sonra çocuğun getirdiği gaz sobasını da bir kenarda yaktı. Soğuk gelebilecek kapı altlarını ve bütün delikleri bezlerle, samanlarla kapattı.
– Biz yapacağımızı yaptık. Gerisi Allaha kalmış. İnşallah sabaha kadar donmaz. Haydi gel eve çıkalım, bir bardak çay iç, bir şeyler ye sen de kendine gel, diyerek yukarı çıktık. Ben kadına daha kendimi tanıtmamıştım. Öğretmen olduğumu ilçeye geldiğimi anlattım ama aklım devamlı attaydı. Sabaha çıkıp çıkmayacağını düşünüyordum. Kadıncağız benim çok üzüldüğümü görünce, elinle omuzumu tutarak, haydi sen işlerini hallet, işlerini bitirince de yine buraya gel, gece burada kalırsın dedi. Ben aşağı inip dışarı çıktım. Sıcak odadan sonra dışarısı çok soğuk geldi. Soğuktan dondum. Kadının dediğini ancak şimdi anlıyordum. At bu soğukta o terli vaziyette dışarda kesin donardı. İlçe merkezine geldim. Sinemanın önünde duran traktör elektrik üretmek için yine gürültü ile çalışıyordu. Sinemanın önü yine kalabalıktı. Sinemaya falan hiç bakmadan doğru eve gittim. Aklım hala attaydı. Kapıyı yine yaşlı teyze açtı. Hemen atı sordum:
– İyi dedi.
O gece sabahı sabah ettim. Heyecendan, korkudan bir türlü uyuyamadım. İçim biraz geçer gibi olsa rüyamda çeşit çeşit atlarla uğraşıyordum. Neyse sabah oldu. Üstümü giyip hemen aşağı indim. Her an kötü bir şey ile karşılaşmaya kendimi hazırlamıştım. Eğer at ölürse köye gitmeden oradan İstanbul a geri dönecektim. Dua ederek ahırın kapısını açtım. Hiç ses soluk çıkmıyordu. Tamam at ölmüş diye düşündüm. Kapıyı biraz daha açınca önce ayakta duran atı, sonra da gaz sobasının yanında bir sandığın üzerinde oturmuş yarı uyuklayan yaşlı teyzeyi gördüm. Ahırın içi sıcacıktı. Kadın sabaha kadar atın yanında oturmuş, atı ayakta tutmak için elinden geleni yapmıştı. Atın boynuna da bir yem torbası asılıydı. Atı o vaziyette görünce sevincimden koşup kadının elini öptüm. O da en azından benim kadar sevinmişti. Daha sonra atın üzerindeki battaniye ve yorganları çıkardık. Ben kadına:      
– Aman teyzecim, atın sahibine olanları anlatma, bir daha bana kimse atını vermez.
Kadın: Yok ben kimseye anlatmam ama sen de kimselere bunu anlatma. Sakın bir daha da ödünç aldığın bir şeyi kötü kullanma,  diye bana nasihat etti. Bir musibetin bin nasihatten iyi olduğunu da orada öğrenmiş oldum. Daha sonra kahvaltı yapıp hemen yola çıkmak istedim, ama yaşlı kadın:
– Biraz daha bekle. Gece kar yağmış. Hava biraz daha ısınsın öyle çıkarsın deyince itiraz etmedim. Öğlen yemeğinden sonra yola çıktım. Hava aynı dünkü gibi çok soğuk fakat bulutsuz, masmavi bir gökyüzü vardı. At yine benden alışmış olacak ki, koşmak istiyor, ben bırakmıyor, dizginlerini çekerek onu yavaşlatıyordum. Onu bir daha terletmek gibi bir niyetim yoktu. Dün bir saatte gittiğimiz yolu bugün yavaş yavaş giderek, iki buçuk saatte alarak akşam üzeri ancak köye varabildim. Atın sahibine atını teslim ederken, adam özellikle atın terli olup olmadığına da bakmayı unutmadı tabi….

CAN YOLDAŞI 
Köy yerlerinde yalnız yaşamak, özellikle alışkın olmayanlar için çok zordur. Bu zorluğu ben de çok yaşadım. Kış günleri küçücük bir odada, ana yok, baba, kardeş hiç kimse yok. Doğru dürüst oturup da konuşacağınız kimsenin olmayışı büyük bir şehirde yaşamış biri için anlatılamaz bir duygudur gerçekten … Ama bir amaç için geldiğim bu köyde bu yalnızlığa da alışmak üzereydim. Akşamları bana gelenlerle konuşuyor, anlatıyorduk. Bu konuşulanların çoğu benim için bambaşka ve yabancı konulardı. Onlar da gittikten sonra lambamın ışığında kendimle başbaşa kalıyor, İstanbulu, evimi, arkadaşlarımı düşünüyordum. Böyle bir gün köyden gelenlerle otururken, köylülerden biri, neden bir köpek almadığımı sordu. Benim hiç köpeğim olmamıştı. Aslında fena bir fikir de değildi. Bana can yoldaşı olur, benimle arkadaşlık ederdi. Adam:
 – Hocam, biliyorsun ben ava gidiyorum. Benim güzel bir tazı köpeğim var. Bir av sırasında ön ayaklarından biri kırıldı, yalnış kaynadı. onun için bir ayağı çolak. Artık hızlı koşamıyor, öyle evde durup duruyor. İstersen sana onu satabilirim, dedi. Fiyatını sordum: -100 lira dedi. Ertesi gün köpeği okula getirdi. Gri renkli, kısa tüylü, ince uzun burunlu ve o kadar da küçük kafalı, gerçekten de ön sağ ayağı sağ tarafa doğru çıkık yamuk kaynamış, yerden 60 cm. kadar yüksek, arka ayakları ve karnı o kadar dar ki, kopacak sanarsınız… Bana kara gözleriyle boncuk boncuk bakınca, içimde ona karşı bir sevgi oluştu. Köpeği aldım. Adını da Boncuk koydum. İlk günler kendi evini arar gibi olduysa da bana çabucak alışıverdi. Ben de ona alışmış ve onu çok sevmiştim. Akşamları yalnız kalınca onunla konuşur, dertleşirdim. O da beni anlarmış gibi yüzüme bakar, bazen ben konuşurken sesler çıkarırdı. Çocukları ısırır korkusu ile onu okul zamanı odunluğa koyardım. Ancak okul bitip çocuklar evlerine gidince Boncukla dışarı çıkar dolaşırdık. Bazen de ortadan kaybolur, dağı bayırı dolaşır gelirdi. Akşamları ben yatınca onu odamda yatırmazdım. Onun yeri yan odadaki odunluk idi. Ona orada bir yer yapmıştım. Benim yediğim yemekten yedirirdim. Yan odada kalmaktan hiç hoşlanmazdı. Belki de oradan korkardı. Ama ben onun odamda yatmasını istemezdim. Yine öyle karlı, buzlu, karanlık, soğuk bir kış günüydü. Lapa lapa kar yağıyordu. Erkenden yatmıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, uykumun arasında tuhaf sesler duyuyorum ama ne olduğunu anlamıyorum. Uyanmıştım. Bir gürültüler geliyor, arada korkunç sesler duyuyorum. Ara sıra kapımın önündeki çöp tenekesine bazı hayvanlar geliyor, gürültülerle çöp tenekesini boşaltıyorlardı. Ama bu sesler hiç o seslere  benzemiyordu. Dışarıda gürültüler, cam kırılma sesleri, havlamalar, homurtular, ulumalar birbirine karışmıştı. Yan odada kıyamet kopuyordu sanki… Ben de korkudan yatağın içinde büzülmüş, yorganı başımın üzerine çekmiş öylece bekliyordum. Birden sesler kesildi. Uzaklara giden bir homurtunun sesleri de kaybolunca, her taraf yine o eski sessizliğine gömüldü. Bir müddet sonra uyumuşum. Her sabah uyanınca Boncuk u çağırır o da bana öbür odadan havlayarak ses verirdi. Boncuk u bir kaç kere çağırdım ama öbür odadan hiç ses gelmedi. Merak ettim ve gidip öbür odanın kapısını açtım… Kapıyı açar açmaz önce yüzüme soğuk bir rüzgar çarptı. Boncuk u aradım. Yoktu. Cam tarafına bakınca gördüklerim karşısında şaşkına döndüm. Cam kırılmıştı. Pencerenin altı, duvarlar her taraf kan içindeydi.  Daha kötüsü, camın kırılmış olan keskin yerlerine Boncuk un kanla karışık,derisi ve tüyleri yapışmıştı. Öyle görünce bayılacak gibi oldum. Dışarı çıkıp baktığımda, her şeyi anlamıştım. Yerler, karlar her taraf kan içindeydi. İzler okulun arkasındaki tepeye doğru gidiyor, lapa lapa yağan kar bir taraftan da izleri kapatıyordu. Biraz ilerde izler tamamen kayboldu. Boncuk un ölüsünü bulamamıştık… Daha sonra muhtar ve yaşlılarla bu olayı konuştuk. Onlarda: -Bu soğukta buralara kurtlar iner. Kurtları gören köpek havlamış, onun sesine de kurtlar gelerek onu camdan dışarı çekip çıkarmışlar, yahutta köpek kurtları görünce onlara saldırmak istemiş… diyerek yorumladılar. Bu olaya çok üzülmüştüm. Biraz da kendimi suçluyordum. Belki de Boncuk benim odamda yatsaydı böyle bir olay yaşanmayacaktı…

OSMAN EMMi
Köy hayatına  yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. Köy odalarında veya  köyün içinde dolaşırken bir sürü insanla tanışmış ve konuşmuştum. Hemen herkesi tanıyordum. Yine her taraf karlı ve soğuk bir günde bir şey sormak için muhtarın evine doğru gidiyordum. Bir evin önünden geçerken küçük bir tabureye oturmuş küçük bir balta ile odun kıran yaşlı bir adam gördüm. Onu köyde daha önce hiç görmemiştim. Taburenin üzerindeki adam ben geçerken dönüp bana baktı. Ben: – Selamün Aleyküm amca, diyerek yanına gittim. Benim ona doğru geldiğimi görünce ayağa kalkmak istedi, fakat hemen kalkamadı. yerde karların üzerinde el yordamıyla bir şeyler arandı. Ben daha yerdeki kardan onun yanına gidememiştim. Bu arada o yerde aradığını bulmuş kalkmaya çalışıyordu. Yerden almaya çalıştığı bir koltuk değneği idi. Hemen yanına koşup bir kolundan tutarak ona yardım  etmek istedim ama, o bana dur dercesine bir elini öne doğru uzatarak beni durdurdu. Adamın yüzüne hayretle baktım. 65  – 70 yaşlarında, kısık gözleriyle bana bakan, bembeyaz sakalı ve bıyıkları birbirine karışmış, hafifce kamburu çıkmış, soğuktan olacak, kırışık yüzü kıpkırmızı, üzerinde koyu yeşil eskimiş bir asker ceketi, başının yarısını örten siyah bir kalpak, ayağında siyah abadan yapılmış kalın bir şalvar vardı. Yüzünü buruşturarak ve koltuk değneğine dayanarak ayağa kalktı. Baktım ki…Adamın bir bacağı yok. Şalvarının sarkan paçasını katlayarak asker ceketinin altından şalvarının beline sokmuştu. Koltuk değneğine dayanarak  bana hafifce gülümsedi:
– Hoş geldin öğretmen, dedi. Şaşırmıştım.
– Amca merhaba, ben köyün öğretmeniyim. Adım Attila. Seni daha önce hiç görmedim. Sen nerelerdeydin? dedim. Yüzündeki aynı gülümsemeyle:
– Benim adım da Osman. Bana Osman emmi derler. Senin köyün öğretmeni olduğunu biliyorum ama benim okulda çocuğum olmadığı için bu tek bacağımla sana hoş geldine gelemedim. Kusuruma bakma. İyi ki sen geldin de görüşüp tanıştık. Gel, öyle soğukta durmayalım. İçeri girelim, sana çay yapayım.
– Zahmet etme Osman emmi, çayı sen bana gelince bende içeriz.
– Zahmeti yok gel… Önce burada içelim de sonra da sende içeriz. Sen kırdığım şu odunlardan bir kaç tanesini al da arkamdan gel.
Yerden Osman emminin kırdığı odunların üzerlerindeki karları temizleyip hepsini aldım, arkasından eve doğru gitmeye başladık. Burası tipik bir köy avlusu idi. Tahtadan yapılmış bir saçağın altında odunlar, sandıklar, kazma, kürekler vardı. Biraz ilerde ağzı isden kapkara olmuş büyük bir tandır göze çarpıyordu. Tandırın yanında, üst üste dizilmiş irili ufaklı odunlar göze çarpıyordu. Osman emmi tek bacağı ile zar zor yürürken, içimden ona karşı bir acıma duygusu uyandı. Fakat bunu ona söyleyemezdim. Ben de arkasından yavaş yavaş yürüyerek tek katlı fakat sıvaları dökülmüş, teneke damlı, küçük pencereli evinin önüne geldik. Koltuk değneğinin ucu ile kapıyı itti. Kapı ağzına kadar açıldı.
– İyi soğuk var, ama içersi sıcaktır…Ocak yanıyor… Gel, kapıyı da kapat. Odunları ocağın yanına koy. Ben hemen çayı koyayım…
-Osman emmi sen bana söyle ben yapayım, sen gel şöyle otur zahmet etme…Dedim ama beni pek dinlemedi. Ben de fazla üstelemedim.
Odanın içi karanlıktı. Ocağın içinde geçmeye yüz tutmuş olan ateş, atılan odunlarla yeniden canlanmaya başlamıştı. Alevlerin gölgeleri  duvarda oynuyordu. Osman emmi elinde çaydanlık, seke seke yanıma geldi. Koltuk değneğini yere koydu, tam karşımdaki tabureye oturmak için bir eliyle duvardan destek aldı ve güçlükle oturdu. İçimdeki acıma duygusu bu adama gittikce artıyordu. Yardım etmek istiyordum ama, yine istemez diye de cesaret edip söyleyemiyordum.
-Osman emmi…dedim. Ne oldu sana? Senin kimin kimsen yok mu? Yalnız mı yaşıyorsun? Bacağına ne oldu?
Diye biraz da çekinerek sordum. Ama o odunların arasından eline aldığı bir tahta parçası ile ateşi karıştırmaya başladı. Kaşları hafif çatılmıştı…Ateşin kızıllığı yüzünü aydınlatıyor, karanlık odanın içinde gölgesi duvara vuruyordu. Ataşi karıştırdı karıştırdı, sonra bana dönerek oldukca bozuk Türkçesiyle:
– Evlat iyi ki geldin be… Yalnızlık çok kötü… Benim ne arayanım, ne de soranım var. Köylüler bile benimle küs, konuşmuyorlar, arayıp sormuyorlar. Bu tek bacağım ile burada yaşam savaşı veriyorum… İkinci eşim Emine, geçen yaz hakkın rahmetine kavuştu. Uzun zamandır hastaydı. Kaç kere ilçeye götürdük. Bir kaç hafta hastanede yattı. Hastalığının ne olduğunu kimse anlayamadı. Sonra beni böyle tek bacağımla bırakıp, göçtü gitti işte… Bir kzım var. O da Kemah ın köylerine  gitti. Orada kaldı. Sevdiği adamla kaçtı… Onun için kızımla aramız pek iyi değil. Görüşmüyoruz. Beni ara sıra görmeye gelen bir kız torunum var. Adı Aslı… 18 yaşına yeni bastı. Erzincan da sanat okulunda okuyor. Kız yurdunda kalıyor…Tatillerde, bayramlarda beni bir tek o ziyarete gelir.  
Bunları anlatırken efkarlandı, hızlı hızlı nefes almaya başladı. Sigara tabakasını yan cebinden çıkardı. Kendi sardığı sigaralardan bir tane alarak, biraz önceki tahtayı tekrar ateşe soktu, ucunu yakarak, sigarasını onunla yaktı, dumanını derin derin içine çekerek, daha sonra havaya üfledi.
– Devletimin verdiği gazilik maaşım olmasazdı, ben ne yapardım, halim perişan olurdu… Allah devletimize zeval vermesin evlat…
– Osman emmi senin gazilik maaşın mı var? Sen ne gazizisin Osman emmi ???    Diye yerimden biraz doğrularak merakla sordum… Çok duygulanmış ve çok da şaşırmıştım. Yüzüme bakıyordu ama, sanki beni görmüyordu… kesik bacağının bir bölümünü eliyle ovaladıktan sonra,
– Ben Çanakkale gazisiyim. Ben Atatürk ün askeriyim. Oraya bu vatan için ölmeye gitmiştim ama kısmet olmadı, bir bacağımı orada bıraktım. Keşke ölseydim, şimdi böyle yalnız başıma kimsesiz kalmazdım… Gavurun attığı top mermisi yanımda patladığı zaman “yandım anam“ dediğimi hatırlıyorum… Ondan sonra herşey karardı. Üç gün sonra gözümü hastanede açtığımda bir bacağımı ameliyatta kestiklerini anladım. Ben savaşacağım dedikce beni köyüme anamın babamın yanına tek bacağımla geri gönderdiler.
Osman emmi böyle gözlerini kapatmış, kendinden geçmişcesine anlatırken, ben gözlerim yaşlı, yerimden fırlayıp, yaşlı adamın ellerine sarıldım ve öpmeye başladım. Kendine gelince o da bir elini omzuma koydu,
-Kaderden kaçılmıyor, ne yaparsan yap. Kader böyleymiş. Değiştiremedim…Osman emminin de gözleri yanan ateşin ışığında ağlamaklıydı.
-O zamanlar annem babam sağdı. Bana yapacak pek bir iş kalmıyordu. Şimdiki gibi o zamanlar da koltuk değneğiyle dağ bayır gezer, dertlerimi unuturdum… Güçlüydüm, kuvvetliydim…Tek bacağıma rağmen, tarlamızda bile çalışırdım… Sonra beni aşağı köyden Fadime ile evlendirdiler. Bir oğlumuz oldu. Adını Veli koyduk. Fadime, önceleri bana iyi davranıyordu. Sonraları bana bakmamaya, kötü davranmaya, bağırmaya, sakatlığımı yüzüme vurmaya, beni aşağılamaya başladı…Meğerse zengin biriyle ilişkisi varmış…Ben evde yokken, bir gün evdeki bazı eşyaları da alıp o zengin adamla kaçtı. O zamanlar üç yaşında olan oğlumu evde bırakıp gitti. Köylüler de kaçtığı adamı ve Fadime’yi bulup vurmam için bana baskı yapmaya başladılar. Bu halimle ben onları nasıl bulur, nasıl vururdum… Ben bir şey yapmayınca köylüler bana sırt çevirdiler. Küstüler… Onun için hala bile beni arayıp sormazlar… Oğlum da kötü kaderliymiş… Of..! Boş ver… Hayat bana çok acımasız davrandı. 
Daha sonra işte Emine ile evlendik… O da geçen sene beni bırakıp hakkın rahmetine kavuştu. Veliyle tek başıma kaldım. O da bir köyde ırgatlık yapıyor. Ara sıra gelir.
Osman emmi böyle anlatırken ateşin üzerindeki çaydanlık fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Osman emmi yerinden kalkıp, raftan bardakları almak isteyince bırakmadım. Ayağa kalkarak:
– Şimdi sıra bende. Bardakları ben getiririm, sen otur, diyerek yerimden kalktım. Bu sefer hiç itiraz etmedi.
– Duvarda asılı tepsiyi de getir bardakları üzerine koyalım. Bardakların yanında şeker kavanozu var, onu da getir.
Tepsiyi getirip yere ocağın önüne, bardakları ve şeker kavanozunu da tepsinin içine koydum. Bu yaşlı adama kanım ısınmış ve içime, onu çok eskiden beri tanıyormuşum gibi bir his dolmuştu. Osman emmi bardaklara çaylarımızı koydu. Odanın içi mis gibi çay kokmuştu. Çaylarımızı “kırtlama“ ile içerken sordu.
– Evlat, senin kimin kimsen yok mu? Anan, baban?
– Babam ben çok küçükken ölmüş. Beni annem büyütmüş. Bir de ablam var, ama onlar da Almanyadalar. Ben de burada senin gibi yalnızım Osman emmi. Aramızda küçük bir fark var. Sen doğduğun yerdesin, ben ise evimden uzak gurbetteyim… Ama seni tanıdığıma çok sevindim. Seni hep ziyaret edeceğim. Sen de bana her zaman gelebilirsin, diyerek müsaade isteyip evinden ayrıldım.
 Muhtarın evine doğru lapa lapa yağan karın altında yürümeye başladım. Kar o kadar güzel yağıyordu ki… Ağaçlar, evler, yollar her taraf bembeyaz bir örtüyle kaplanmış, o çamurlu yollar, kupkuru ağaçlar, eğri büğrü evler, ahırlar yağan karın altında kalın bir sisin arkasında kalmış gibi görünüyorlardı. Yollardaki yarım metreyi bulan karda yürümek, aynı zamanda soğukla mücadele etmek gerçekten de çok zordu. Muhtarın kapısına geldim. Kapıyı çaldım. Genç bir hanım açtı kapıyı. Muhtarın büyük kızıymış. Sanıyorum benden bir kaç yaş da büyüktü.
– Muhtarla görüşecektim…? 
Başındaki başörtüsünün bir ucu ile burun ve ağzını kapatarak:
– Babam namaz kılıyor. İçeri gel. Namazı bitince konuşursun.
– Sen muhtarın kızı mısın? Seni hiç görmemiştim, diyerek evden içeri girdim. Ayaklarımı yere vurarak, karları temizledim. Paltomu çıkardım, elimden alarak askıya astı. Ayakkabımı  çıkartırken;
– Yukarı çıkalım, babam yukarda, dedi.
Köye ilk geldiğim gün çıktığım bu karanlık ve soğuk merdiveni, önde muhtarın kızı, arkada ben yavaş yavaş tekrar çıktık. Sağ taraftaki odada yer yatağında yatmıştım…
Muhtarın namazı daha bitmemişti. Duvarın yanındaki sedire oturdum. Muhtarın kızı da hemen biraz öteye yere bir minder koyup oturdu, ama yüzü bana doğru dönüktü. Odanın alaca karanlığında beni göz hapsine alıp beni gizli gizli süzdüğünü de fark ediyordum. Muhtarın namazı bir an önce bitse de onunla konuşsam diye düşünürken, muhtar önce sağa, sonra sola selam vererek namazını bitirdi. bu dafa da ellerini açarak duaya başladı. Nihayet yerdeki seccadeyi toplayarak ayağa kalktı. Başındaki beyaz namaz takkesini çıkarıp seccadenin içine koydu… Muhtarın büyük kızı bir bana bir de babasına bakıyor, sanki onun bir şey söylemesini bekliyordu. Muhtar yavaş yavaş geri döndü, beni ilk defa görüyormuşcasına;
– Ooo, hocam hoşgeldin. Ne zaman geldin…? Nasılsın? Hayırdır, bir şey mi oldu…? Diye merakla sordu. Sonra kızına dönerek:
– Ayşe, haydi kızım sen bize iki kahve yap da getir. Büyük kız hemen oturduğu yerden fırlayıp kalktı, biraz önce çıktığımız merdivenleri bir anda  inip gözden kayboldu.
Muhtar:
– Hocam buyur, bir arzun mu vardı?
– Hayır önemli bir şey yok. Haftaya karne tatili başlıyor. Okul 15 gün tatil olacak. Ben de tatilden yararlanıp İstanbul a memleketime gideceğim. Okulu kapatıp anahtarı sana teslim ederim. Ben yokken okula sen sahip çıkarsın…
– Sen ne zaman İstanbul a gideceksin?
– Okul bu cuma günü son. Çocuklara karnelerini verip tatile gireceğiz. Benim okulda biraz işlerim var, sanıyorum cumartesi veya pazar günü falan yola çıkarım.