FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA… 3. Bölüm (Roman-Biyografi)

 

– Olur ama sen bu karda kışta nasıl gideceksin, yollar her taraf kapalı…Gitmesen tatilini burada geçirsen daha iyi olmaz mı?
Bu arada muhtarın büyük kızı bir tepsiye koyduğu kahveleri getirdi, kenarda duran küçük bir sehpanın üzerine koydu. Sehpayı da muhtarla benim önüme çekti. Odanın içi mis gibi kahve koktu. Kendisi de sedirin öbür ucuna gidip oturdu. Kızın yüzünün, burnu ile alnı arasındaki bölümden başka bir kısmını henüz görememiştim ama becerikli olduğunu, çabucak bol köpüklü güzel bir kahve yapmasından anlamıştım. Kahvelerimizi içerken merdivenlerden bir kadın ile bir kız çocuğu daha yukarı çıktı. Küçük kız beni görünce;
-Öğretmenim hoş geldin, diyerek yanıma gelip oturdu. 
Muhtar:
– Bu, eşim Döndü… Küçük kızım Sakine’yi tanıyorsun. Okuluna geliyor. Üçüncü sınıfta…
Biraz daha konuştuktan sonra, kahve için teşekkür ederek, okuluma gitmek için müsaade isteyip kalktım. Diğerleri de benimle beraber kalkıp beni uğurlamak için aşağıya kadar geldiler.  Askıdan paltomu alıp giydim.
– Allahaısmarladık, diyerek dışarı çıktım.
Tipi şiddetini arttırmış, hava da iyice soğumuştu.

ŞEVKET AĞA
 Siyah paltomun yakalarını kulaklarıma kadar kaldırmış, yün şapkamı başıma geçirmiş, elimde yün eldivenlerim, yağan karın altında, karlara bata çıka okula doğru yürüyordum. Her köyde olduğu gibi bu köyün de  diğerlerine göre biraz daha hali vakti yerinde  olan bir Şevket Ağası vardı. 15 -20 sene evel gelip bu köye yerleşmiş olan bu adamın hakkında iyi kötü çeşitli söylentiler anlatılır, ben de bu anlatılanlara kulak misafiri olurdum. Anlatıldığına göre, bu köye gelmeden önce kendisinden yaşca çok küçük olan ve bu köyden evli bir kadını kandırarak, kocasının elinden almış, uzun seneler uzak köylerde yaşamış, daha sonra da ne sebeptense geri gelip bu köye tekrar yerleşmiş… Kendisini, kandırdığı kadının kocasından korumaları için ipsiz sapsız adamları yanına almış, kapısının önüne de azgın bir köpek bağlamış…Çok sevdiği bu köpek onun gözünün içine bakar, her dediğini anlarmış… Bu gün artık ihtiyarlıktan, ağzında dişi bile kalmamış bu hayvan, kapının önündeki yüksek bir kayanın üzerinde oturur, gece gündüz kalın ve ürkütücü sesiyle havlar, kapının önünden kimseleri geçirmezmiş. Şevket Ağa ile karşılıklı olarak bir konuşmamız olmamıştı ama anlatılanlardan onu biraz olsun tanıyordum. Köye yeni geldiğim günlerde yalnızlıktan kurtulmam için benim evlenmemi isteyenlerden birisi de o  imiş. Bana gelenler; – Şevket Ağa’nın selamı var… diyerek söze başlarlar, lafı evirip çevirip onun kızına getirirlerdi. Öyle bir niyetim olmadığı için de gelenleri hemen sustururdum.
Ellerim cebimde, okula doğru gidiyordum. Lapa lapa yağan karın arasından, ellerinde bir lamba ile okul tarafından bana doğru gelen iki kişi gördüm. Fakat yağan kardan kim olduklarını hala seçememiştim. Geldiler, geldiler… Yanımdan geçerlerken…
-Selamün aleyküm, dedi biri.
Ben de;
-Aleyküm selam dedim.
Bir tanesi elindeki gaz lambasını yüzüme kadar kaldırarak;
– Ooo hocam sen misin? Biz de senden geliyoruz. Evde yoktun… Neredeydin…?
Yağan karın altında elinde lamba tutanı köy odalarından tanıyordum. Kürt Bekir derlerdi. Sevimsiz, itici, eşkiya tipli bir adamdı. Bir kaç sene İstanbul’da kalmış, yapamayıp, köye geri dönmüştü. Şimdi ise onun bunun işini yapar, üç beş kuruş kazanırdı. Yani ayak takımındandı… Şevket ağanın adamıymış… Yanındakini tanımıyordum.
-Buyrun bana gidelim, dedim.
Kürt Bekir;
-Hocam biz de seni almaya gelmiştik, Şevket Ağamın selamı var, seni evine yemeğe davet etti. Seni almamız için de bizi gönderdi. Haydi buyur da gidelim… Şevket Ağam seni bekliyor…
Hemen bir cevap veremedim. Lapa lapa yağan karın altında daha fazla durup üşümemek için, biraz da isteksizce,
-Eh… Peki olur, madem ki davet etmiş, gidelim, dedim.
Tekrar bu karda geldiğim yolun bir kısmını, bu iki adamın arkasında karlara bata çıka Şevket Ağanın evine doğru yürümeye başladık. Biraz ilerde solda bir sokağın içine girdik. Sokağın içindeki eve doğru döndüğümüz anda evin koca köpeği kalın sesiyle bir havlamaya başladı ki, aman yarabbim… Korkarsınız.
Kürt Bekir avazı çıktığı kadar bağırarak;
– Sus Azgıııın suuuus biziiiiz.! Yabancı yoook.!
Demesine rağmen köpek bir türlü susmak bilmiyordu. Eve iyice yaklaştık. Köpeğin havlamasına kapı açıldı. Kapıda bir adam göründü. İçerinin ışığında karların üzerine vuran gölgesi bize kadar uzanıyordu. Köpeğin kalın bir zincirle duvara bağlı olduğunu görünce biraz rahatladım. Kapıyı açan bizzat Şevket Ağa olacaktı ki, köpek onu görünce hemen vıyıklayarak sustu. Kapıdaki iri cüsseli adam:
– Hocam buyur hoş geldin. Şeref verdin, diyerek elini uzattı. Eldivenimi çıkartarak, elimi uzattım. Sıcak eliyle tuttuğu elimin soğuk olduğunu görünce;
– Oo, üşümüşsün, gel içeri, gel gel…
 İçeri girdik. Ben, Kürt Bekir ve yanındakinin de eve gireceklerini beklerken, Şevket Ağa adamlara;
– Siz gidebilirsiniz, diyerek onları yolladı.
Avlu gibi bir yere girdik. Bu arada Şevket Ağa köpeği de içeri aldı, avlunun içinde başka bir odaya kapadı. Sağda solda sıra sıra kapılar vardı. Avlu girişinin solundaki kapıyı açarak bana yol gösterdi. Pantolonumdaki ve ayaklarımdaki karları silkeledikten sonra ayakkabılarımı çıkararak içeri girdim. Kapı açılınca içerinin sıcağı yüzüme vurmuştu. Kapının tam karşısındaki duvarda kocaman bir ocağın içinde alev alev yanan odunlar, odayı hamam gibi ısıtmıştı. Sağ taraftaki sedirin önünde ayakta duran 13 – 14 yaşlarında bir delikanlı ile bir kaç yaş daha büyük olduğunu tahmin ettiğim genç bir kız ve onun yanında da, ellerini karnının üstünde kavuşturmuş olan 40-45 yaşlarında bir kadın duruyordu. Şevket ağa ile aralarında büyük bir yaş farkı olduğu, halinden belli idi. Üzgün gözlerle hep yere bakan gözlerini kaldırıp bana baktı. Arkalarındaki duvarda “çifte“ denilen kırma  bir av tüfeği asılıydı. Sedirin tam karşısındaki duvarın dibinde ise bir minderin üzerine oturmuş olan yaşlı bir adam ile yaşlı bir de kadın vardı. Yaslandıkları duvarda camı kararmış bir gaz lambası, solgun ışıkları ile odayı aydınlatıyordu. Lambanın solunda ise bir çiviye asılı, bir de saz göze çarpıyordu. Odaya girince odadakiler hepsi birden bana “hoş geldin“ diyerek selamladılar…Sazı kim çalıyordu acaba diye düşündüm.
Odanın tam ortasına  bir yaygı üzerine konmuş yuvarlak tahta bir sofranın üzerinde tabaklar ve tahta kaşıklar vardı. Yemek hazırlanmış, beni bekliyorlardı. Şimdi Şevket Ağa’yı daha iyi görebiliyordum. İri vücutlu, uzun boylu, göbekli, kırçıl bıyıklı, uzun kara kaşlı, hafif sakallı, 65 – 66 yaşlarında, üzerinde ince siyah çizgili beyaz bir gömlek, gömleğin üzerinde kolsuz kahverengi bir yelek, yeleğin iç cebinde zinciri görünen bir cep saati,  ağı bol sarkan siyah bir kumaş şalvar, beyaz yün çorapları ve griye çalan kısa kesilmiş fırça gibi saçları ile gerçekten de ağa görünümlü biriydi Şevket Ağa… Kalın denebilecek bir sesle ve başıyla ihtiyarları göstererek:
– Hocam bu benim babam Hüsamettin. Ama ona köyde herkes Hüsam emmi der. Bu annem Zehra ebe, Bu karım, Fadime, bu küçük oğlum Zeki, bu kızım Leyla, bir de uzak bir köyde yaşayan büyük oğlum Bilal var…diyerek kısaca ailesini tanıttı.
Bu çocukları daha önce  hiç görmemiştim. Tanımıyordum. Okula niçin gelmiyorlardı acaba..? Bunu mutlaka sormalıyım diye düşünürken;
– Haydi hocam buyrun bir şeyler yiyelim, kahvelerimizi içerken konuşuruz, diyerek hep beraber sofranın yanına gidip bağdaş kurarak yere oturduk. Evin kızı Leyla, ocağın üzerinde duran ve isten dışı simsiyah olan güğümden tabağıma  kepçeyle süt çorbası koyarken, onu daha yakından görebildim. Bir anda göz göze geldik. Mavi yeşil karışımı gözleriyle bana baktı, hafifce gülümsedi. Beyaz baş örtüsünün altından çıkan saçları kızıla çalan bir renkteydi… Kızıl saç rengi, hayatımda hiç sevmediğim bir renktir. Eski insanlar kızıl saçı olanları pek makbul saymazlar, daha doğrusu onlar için iyi şeyler  söylemezlerdi. Aslında, beyaz ve biraz da çilli, güleç bir yüzü vardı. Boyu babasına benzememiş, oldukca kısa kalmıştı. Ayaklarında allı güllü bir şalvar, üzerine de uzun kollu yeşil bir hırka giymişti.  Erkek kardeşi Zeki de ablasının tam tersine ince upuzun sopa gibi bir çocuktu.Yüzünde bir kaç tane ergenlik sivilcesi çıkmıştı. Yüzü bembeyazdı. Hasta birini andırıyordu. Çorba içildikten sonra bol yoğurtlu erişte yemeği geldi. Arkasından soğanlı et kavurma yendikten sonra kalkıp sedirin üzerine oturduk. Hanımlar hemen sofrayı topladılar. Ben, Şevket Ağa beni niye evine davet etti diye düşünürken, kahvelerimiz geldi. Biraz sonra ana kız da işlerini bitirip yanımıza gelince Şevket Ağa bir ayağını altına alarak, şöyle bir doğruldu;
-Hocam tekrar hoş geldin, sefa getirdin. Seninle pek görüşemedik. Okula da gelemedim. Beni bağışla… Oğlum Zeki ve kızım Leyla benim dünyadaki tek varlıklarım. Dünya bir yana, onlar bir yana… Herkesin evladı kendine kıymetli ama, benimkiler ayrı…
Ben, bu konuşmanın sonu nereye varacak diye merakla bekliyorken…
-Kızım Leyla…
Tamam korktuğum başıma geldi, bu iş beni evlendirmeye kadar gidecek diye düşünmeye başladım.
-Kızım Leyla, yaşı 17 oldu…
Ben oturduğum yerde ter döküyordum.
-Yaşı 17 oldu ama… Okuması yazması yok. Öğrenemedi kızım. Okul dört yıl öğretmensiz kaldı. O zamanlar kızım küçüktü. Öğretmen olsaydı gönderecektim… Dört kocaman sene geçti… Şimdi ise büyüdü, gelişti. Evlenme çağına geldi. Bu yaştan sonra da onu kesinlikle okula o kocaman çocukların arasına falan göndermem… Oğlum Zeki  ayrı… Onu okula göndereceğim, ama Leyla hayır..
Ben şaşırmıştım.
– Senden şimdi bir isteğim, daha doğrusu bir ricam var… Kızıma bir 3. sınıftan terk belgesi veya bir tasdikname vermeni istiyorum. İlerde belki ona lazım olur… Dediğim gibi Zeki yi de tatilden sonra okula gönderirim. Bari o okuma yazma öğrensin… Ha, ne dersin… Verir misin bir tasdikname…?
Çok şaşırmıştım. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Şevket Ağanın dedikleri olacak gibi değildi.
– Şevket Ağa, sen söylediğinin farkında mısın? Hiç okula gelmemiş, yüzünü bile hiç görmediğim biri için böyle bir belgeyi nasıl verebilirim? Hayır…! Öyle şey olmaz…! O zaman bu köydeki herkese, şurada oturan annene, babana, sana böyle bir belge vereyim, bütün herkes okur yazar olsun… Öyle mi…? Kusura bakma, ben böyle bir şey yapamam. Ancak bunun bir yolu var…Kızını ve oğlunu hemen, gün geçirmeden okula yollarsın…Kızın herkes gibi okula gelir, okuma yazma öğrenir, ondan sonra böyle bir belgeyi almaya hak kazanır. Hem fena mı kızın da, oğlun da  okuma yazma öğrense, gazete, kitap okusa, dünyadan haberleri olsa, fena mı olur…? Gönder abla kardeş gelsinler okula…
Bütün gece hiç konuşmayan Leyla;
– Babacım ama ben de herkes gibi okula gitmek istiyorum. N’olur bırak ben de okula gideyim. Okumam yok, yazmam yok.  Bu cahillikten kurtulayım. Bak, Fatma, Hatice, Aynur hepsi okuma yazma öğrendiler. Bir tek ben kaldım. Onlar da benim yaşımdalar, ama babaları onları okula yolluyor.
Şevket Ağanın gözleri büyüdü, kaşları çatıldı. Kızına dönerek;
– Başkaları beni ilgilendirmez. Hayır…! Sen okula gitmeyeceksin…! O kadar…!  
Leyla yerinden kalktı, ağlayarak merdivenlere doğru yürümeye başladı. Annesi, Şevket Ağaya;
-Niçin inat ediyorsun bey? Bırak okula gidip, okuma yazma öğrensin kız. Bizim gibi kara cahil mi kalsın? Ben onu okula götürür getiririm. İnat etme bey!  Bak hoca da burada o da dikkat eder kıza…
-Sus…! Sen karışma kadın.!  O kız okula gitmeyecek..! Ben de okula gitmedim, okumam yazmam yok… N’oldu…? Bak…! Bu köyün ağası benim…!
Şevket Ağanın sessiz sakin duran babası ve annesi de onu,anlamadığım bir dilde  ikna etmeye çalıştılarsa da, Şevket Ağa kimseleri dinlemedi. Ben de bu konuşmalar içinde ne yapacağımı şaşırmış, odadakileri izliyordum. Bağırtılı konuşmalar biraz azalınca ayağa kalktım ve müsaade istedim. Şevket Ağa yanıma gelerek, kızı için belge istediğini tekrar ettiyse de ben hiç oralı olmadım. Yarın iki çocuğunun nüfus kağıtlarını alarak okula gelmesini söyledim ve merdivenlere doğru yürüdüm. Sinirinden olacak beni yolcu etmeye aşağıya bile gelmedi. Eşi Fadime hanım benimle beraber, merdivenlerden indi. Aşağıda ayakkabılarımı giyerken Leyla da yanımıza gelerek;
-Öğretmenim, n’olur beni de okuluna al. Ben de öbür kızlar gibi okuyup yazmak istiyorum, diyerek annesinin boynuna sarıldı ve sessiz sessiz ağlamaya başladı.
-Üzülme Leyla bir yolunu bulacağız, üzülme… diyerek evden çıktım. 
Şevket Ağanın beni niçin evine yemeğe çağırdığını ancak şimdi anlıyordum.
Buna acilen bir çare bulmalıydım…  
Bu işin baskıyla zorlamayla olmayacağını anlamıştım. Adamın inadı tutmuştu bir kere. Rapor tutmakla, jandarmayla, cezayla bu iş pek çözülemezdi. Tatlılıkla çözüm en akıllıca olanıydı. Şevket Ağayla ters düşmek de istemiyordum. Benim gibi tek başına yaşayan bir insanın bu dağ köyünde başına  her türlü iş gelebilirdi. Okula giderken hep bunları düşünüyordum. Aklıma bazı çözüm yolları geliyordu. Belki bu düşündüklerim bir çözüm olabilirdi… Bunları da yarın Şevket Ağa ile konuşacaktım.
Ertesi gün ders sırasında Şevket Ağa geldi. Onu da sınıfa aldım, sandalyeme oturttum. Nasıl ders yaptığımızı görmesini istiyordum. Leyla nın arkadaşları Fatma, Hatice ve Aynur üçü yan yana aynı sırada oturmuş ders yapıyorlardı. Şevket Ağa nın gözü devamlı olarak büyük kızların üzerinde, onları izliyor, erkek öğrencilere bakıyor, neler yaptıklarını uzaktan takip ediyordu. Bütün öğrenciler kendi işleriyle meşgul kimse kimseyle ilgilenmiyordu…
Biraz sonra çocukları tenefüse çıkardım. Şevket Ağa ile sınıfta yalnız kaldık. Dün akşamki siniri geçmiş, güler yüzle:
-Hocam buyur Zeki ile Leylanın nüfüs kağıtlarını getirdim.
-Hoş geldin Şevket Ağa. Teşekkür ederim. Ver bir bakayım.
Çocukların kimliklerini açıp bir baktım ki, Zeki 7 yaşında, Leyla ise, 11 yaşında görülüyor. Kimliklerine göre ikisinin de okula gelmesi şart. Köydeki hemen hemen bütün çocuklar gibi onların da kimlikleri geç çıkarılmış. Şevket Ağa bunu çok iyi bildiği için;
– Hocam bu tarihler çocukların gerçek yaşları değil. Kimlikleri geç çıkarıldığı için öyle.
-Tamam ama bu yaşta ki çocukların okula gelmesi mecbur. Ama ben senin çocukların için bir çözüm buldum. Tabi sen de istersen… Bak Fadime hanımın da okuma yazması yok, değil mi.? Tatilden sonra Zeki zaten okula gelecek. Leyla’yı okula yalnız göndermek istemiyorsun.  Leyla da annesi ile beraber okula gelsin. Okulda onunla beraber annesi de okuma yazma öğrensin. Okul bitince de beraberce evlerine gitsinler. Ne dersin Şevket Ağa…? Bence bu en iyi çözüm olacak. 
Şevket Ağa’nın yüzü biraz yumuşar gibi oldu. Biraz düşündü… Bir elini omuzuma koyarak,
– Yamansın be hoca…! Bak bu benim hiç aklıma gelmemişti. Bundan daha iyi bir çözüm olamaz. Aferin sana… Ben gidip bu güzel haberi annesine ve Leyla’ya bildireyim, diyerek sevinçle okuldan çıktı karların içinde koşar adımlarla uzaklaştı.
Öğrencilerimi içeri alıp dersimize devam ettim…

GECENİN KARANLIĞINDA
Leyla’nın okula gelme işini tatlılıkla çözdükten sonra, 15 günlük karne tatiline gitmek için gün sayıyordum. Öğrencilerin karnelerini yazmak oldukca zamanımı alıyor, okuldan sonra geç vakitlere kadar çalışıyordum. Nihayet karnelerin yazma işi bitti. Günlerden perşembeydi… O akşam Hacı Musa’lara gitmek istedim. Çünkü onlar bana gelmişler, fakat ben onlara gidememiştim. Hem bir çaylarını içer, hem de biraz sohbet ederiz, vakit geçer diye düşündüm. İstanbul’dan gelirken getirdiğim, içi üç pil alan büyük bir el fenerim vardı. Onu alarak okuldan çıktım. Akşamın geç saatleri olmamasına rağmen gece olmuştu. Gök yüzü bulutsuz ve açıktı. Binlerce irili ufaklı yıldızın altında köy, bembeyez kalın bir kar örtüsüne bürünmüş, bir kaç solgun ışığıyla hayal meyal görünüyordu. Etrafta derin bir sessizlik vardı. Karların üzerinde yürürken ayakkabılarımın karda çıkardığı gıcırtılı ses ile nefes alıp verirken çıkardığım soluk seslerinden başka bir ses de duyulmuyordu. Hacı Musa’nın evi köyün karşısında ve okula en uzak olan evlerden biriydi. Elimde el feneri köye doğru yürüyorum.
Sıfırın çok altında bir soğuk var. Herkes evine çekilmiş görünürde hiç kimse yok. Tam bu sırada yakınlarda bir köpek var gücüyle havladı. Ona bir kaç köpek de cevap verdi. Ben öyle yürürken, el fenerinin ışığında 5 – 6 metre kadar uzakta önüme kapkara bir şeyin geldiğini gördüm. Bunu önce karların içinden koşan bir köpek falan sandım. Bir an durdu, bana doğru baktı, el fenerinin ışığında parlayan iki göz ile ağzının iki yanından dışarı uzamış iki diş gördüm…Ağzından burnundan buharlar çıkıyordu. Göz göze geldik. Kapkara uzun kıllarına karlar yapışmıştı. Bacakları kısa olduğu için, karların içinde hızlı da hareket edemiyordu.  Arkasından daha küçük olan bir kaç tanesi daha gelip durdular. Şimdi hepsini el fenerinin ışığında daha iyi görüyordum. Sanıyorum arkadan gelenler öndekinin yavrularıydı. Bunlar köylülerin ava çıkıp günlerce izini sürdüğü, vurmak için can attıkları yaban domuzları idi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Hala önümde duruyorlardı. El fenerinin ışığını öndekinin gözlerinden ayırmıyordum. Yavaş yavaş geri gitsem mi diye düşünürken, öndeki tekrar yürümeye başladı. Arkadakiler de onu takip ettiler. Sonra hızlanarak okulun arkasındaki tepeye doğru gidip gözden kayboldular. Bu arada köpekler de domuzların kokusunu almış olacaklar ki, durmadan havlıyorlardı. Heyecanım yatıştıktan sonra, tekrar yürümeye başladım. İkide birde dönüp dönüp arkama bakarak köyün içine girdim. Köpek havlamaları da kesilmişti. Hacı Musa’nın evine geldim. Burası da küçük bir köy evi idi. Temiz beyaz badanalı, yeşile boyanmış giriş kapısının yanında iki küçük penceresi vardı. İçerden pencerenin önüne bir lamba konmuştu. Bu lambanın anlamını öğrenmiştim. Bu akşam burada toplanılıyor demekti… Kapıyı genç biri açtı. Hacı Musa’nın damadıymış. Oturma odasının önü ayakkabı doluydu. Demek ki içerde iyi kalabalık vardı. Kapıyı açıp içeri girdim, ama her zamanki gibi burası da sigara dumanından göz gözü görmüyordu. İçerdekiler geldiğimi görünce ayağa kalkıp selamladılar. Dumandan hala odada kimlerin olduğunu seçemiyordum. Hacı Musa hemen yerinden kalkarak kapıya doğru geldi, bana kendi yerini vermek için beni, Şevket Ağa nın yanına götürdü. Şevket Ağa’nın öbür yanında da muhtar oturuyordu… Ben de ikisinin arasına geçip oturdum.
Köy yerinde adettir: Yeni gelene herkes gelenin adıyla tek tek “merhaba“der. Yeni gelen de “merhaba “ diyerek selamı alır. Böyle selamlaşılır. Ben de öyle yaptım. Herkesle selamlaştıktan sonra, hal hatır soruldu, havadan sudan konuşuldu ve mevzu hemen Şevket Ağa’ya getirildi. Şevket Ağa, her halde kızının okul işini benden önce orada anlatmış olacak ki, köylüler bu işin tatlılıkla çözülmesine çok sevindiklerini ve beni takdir ettiklerini anlattılar. Şevket Ağa  herkesin önünde bana bir defa daha teşekkür etti ve kızını ancak annesi ile okula göndereceğini söyledi.     Biraz sonra bana kapıyı açan damat, tepsi içinde bir bardak çay ile, küçük bir kase içinde, çayı kırtlama ile içmek için, akide şekeri getirdi.
Muhtar :
-Hocam görmeyeli nasılsın?
-Çok şükür iyiyim, ama biraz önce bir korku geçirdim…
-Hayırdır ne oldu?
-Buraya gelirken  yaban domuzları çıktı önüme.
Şevket Ağa: 
-Onlarla karşılaşınca sen ne yaptın hocam? Saldırdılar mı sana?
-Hayır saldırmadılar, bir an önümde durdular, durdular, sonra okul tarafına gittiler. Galiba yavruları da vardı.
-Şansın varmış. Karınları açsa insana da saldırır onlar. Sen nasıl kurtuldun onlardan?
-Benim elimde bu el feneri vardı. El fenerinin ışığını devamlı olarak onların gözlerine tuttum. Sanırım beni pek göremediler.
Hacı Musa:
-Yaban domuzları ışıktan hoşlanmazlar, daha doğrusu kuvvetli ışık onlarda geçici bir körlük yapar. Seni görememişler. En doğru olanı yapmışsın… Geçmiş olsun…
Muhtar:
-İstanbul’a ne zaman gidiyorsun hocam?
-İşlerimi bitirirsem pazar veya pazartesi olabilir.
-Trenle mi gideceksin?
-Evet, buradan Refahiye’ye oradan otobüsle Erzincan’a, oradan trenle İstanbul’a…
Muhtar:
-Neden yolunu uzatıyorsun? Daha kısa yol varken…
-Nasıl kısa yol..? Başka yol mu var?
-Tabi, ben Ankara’ya giderken buradan yürüyerek Kemah yoluna çıktım. Tekçam’da bir jandarma karakolu var. Oradan  geçen kamyonlardan birine binip Kemah’a gittim. Oradan da Ankara’ya… Sen de öyle yapabilirsin. Böylesi senin için daha kolay olur. 
Hiç denememiştim ama, muhtarın dediği gerçekten de daha kısa bir yoldu. Ben de öyle yapacaktım…  
***
Çoktandır kar yağmıyordu. Uzun bir zamandır hava sıcaklığı sıfırın çok altlarında gittiğinden, masmavi bu gökyüzünün altında bütün tabiat beyazlara bürünmüş, güneş de bu beyazlığı cömertce aydınlatıyordu. Çevrede bulunan ağaçların dalları donmuş, sanki hepsi beyaz bir boya ile boyanmıştı. Köyden çevre köylere ve ilçeye giden yolların sağında ve solunda birer metreye yakın kalınlıkta  kardan bir duvar oluşmuştu. Karların üzerinde  15- 20 cm. lik bir kar tabakası güneşin etkisiyle erimiş, daha sonra da donarak buz olmuştu. Bu donmuş kar tabakasının üzerinde yürümek ve hatta atlar ile gezinti yapmak bile mümkündü.  Bir metre karın üzerinde bu buzlanmadan dolayı karlara batmadan yürüyebilirdiniz. Bu soğuk havada kar ve buzların insan cildi üzerinde de büyük etkisi var. İki üç saatlik bir yürüyüş sonucu yüzünüz bronzlaşır, aynaya bakınca kendinizi zor tanırdınız…

İSTANBUL’A  YOLCULUK
İşte tatilin ilk  pazar günü okulu kapatıp, ilçeye giden bir kaç kişi ile beraber yürüyerek yola çıktık. Tarla ve tepelerin üzerinden ilçeye giden bir patika oluşmuştu. Yolda başka köylere giden ve karşıdan gelen insanlar da vardı. Bazıları at veya eşeklerine çuval veya sepetlerini yüklemişler, ilçeye ya da başka köylere gidiyorlardı. Biraz sonra tamamen donmuş bir derenin üzerinden geçtik. Benimle birlikte yola çıkan iki kişi, ilçeye gitmek için “Allahaısmarladık, hayırlı yolculuklar“ diyerek ayrıldılar. Ben Tekçam istikametine doğru bir saat kadar daha yola devam ettim.  Nihayet taştan yapılmış, küçük bir bina göründü. Burası muhtarın dediği jandarma karakoluydu. Önünden, Refahiye – Kemah karayolu geçiyordu. Şosenin karları temizlenmiş ve açıktı ama yol bomboştu. Ne gelen vardı ne de giden. Biraz sonra biri yaşlı kadın iki kişi daha geldi. Onlar da Kemah’a gideceklermiş. Yarım saat kadar daha soğukta bekledikten sonra Refahiye tarafından gelen bir kamyon göründü. Kamyona el sallayıp durdurduk. Ben kamyonun önüne binmeyi tasarlarken, ön tarafta üç dört kişinin sıkış sıkış oturduğunu gördüm. Kamyon sürücüsü inerek, önce paraları topladı, sonra da kamyonun arka kapağını açtı. Kasanın üzerine örtülmüş olan kalın brandayı kaldırdı… Gözlerime inanamadım…Kamyonun arka kasasında soğuktan birbirine sokulmuş 10 – 15 kişi daha vardı. Yaşlı kadını ve adamı da ite kaka kamyonun arkasına bindirdikten sonra ben de bindim. Kamyon sürücüsü önce kalın brandayı üstümüze örttü, sonra arka kapağı kapattı. Kamyondaki yolcularla kamyonun kasasında üstümüzde kalın branda, yarı karanlık içinde yola çıktık… Çıktık çıkmasına da asıl zorluk o zaman başladı. Yollar bozuk olduğu için, hepimiz kamyonun içinde bir oraya, bir buraya savrularak gidiyorduk. Arada sırada kamyona inen binen oluyor, biraz önce yaşadıklarımız aynen tekrarlanıyordu.
Bir ara kamyon hızını daha da arttırdı. Bozuk yolda daha çok sarsılınca, benimle birlikte kamyona binen yaşlı kadın, yanındaki adama öfkeyle:
-Şu şöföre söyle de daha yavaş gitsin. İçimiz dışımıza çıktı. Her tarafım ağrıyor… Diye bağırdı.
Adam kasa ile kamyonun arasındaki küçük cama eliyle vurdu. Kamyon durdu. Şöför biri inecek diye, kamyondan indi, önce kamyonun arka kapağını açtı, sonra brandayı kaldırarak;
-Haydi kim inmek istiyorsa insin.
Yaşlı kadının yanındaki adam:
-İnen falan yok. Yavaş git kardeşim. İçimiz dışımıza çıktı. Acelen ne?
Şöför buna  kızarak cevap verdi:
-Beğenmeyen taksi tutar, gideceği yere taksiyle gider. Kamyonla yolculuk bu kadar. Binmeseydiniz. Sizi kimse zorla bindirmedi.
Kamyondakiler de şöföre söylendiler ama, şöför sinirli sinirli brandayı çekti, hızla arka kapağı kapattı. Yine bildiği gibi yoluna devam etti. Neyse akşam hava kararırken kazasız belasız Kemah’a geldik. Kamyonun kasasında soğuktan donacak gibi olmuştum. Ayağım, bacağım uyuşmuş, belim bırkım ağrımıştı. Yalnız ben değil kamyonun kasasından inen herkes ayağını, bacağını, sırtını ovuşturuyordu. Bence Kemah bizim köyden de soğuktu. Keskin yakıcı bir soğuk vardı. Benimle beraber bir kaç kişi daha istasyona doğru yürüdük. İstasyon çok küçüktü. Açık sarı renkte, yer yer boya ve sıvaları dökülmüş, bakımsız bir binaydı. Burada da elektrik yoktu. Bekleme salonuna girdik. Orta yerde kocaman bir soba, harıl harıl yanıyor, salondaki bir kaç kişi de ellerini, ayaklarını sobaya doğru uzatmışlar, ısınıyorlardı. İçerisi sıcacıktı. Kamyon yolculuğundan sonra sıcak öyle güzel geldi ki… Bekleme salonunun bir tarafında önü demir parmaklıkla kapatılmış bir bilet gişesi vardı, ama parmaklığın arkasındaki küçük gişe penceresi kapalıydı. Salonun duvarlarına monte edilmiş olan tahta banklarda bir kaç kişi upuzun yatmış uyuyorlardı. Sobanın etrafındaki sandalyelerde oturanlardan biri;
-Tren 6 saat tehirli, saat 6 da gelecek olan tren, gece saat 12 de gelecek. Çaresiz burada bekleyeceğiz.
Bir başkası:
-Bu gelecek olan tren bu gün saat 3 de burada olacaktı. Doğuda kardan yollar kapanmış, açmaya çalışıyorlarmış… Biraz önce istasyon görevlisi söyledi…
Karnım acıkmış ve susamıştım. Bir lokanta bulmak için dışarı çıktım. Görünürde lokanta falan yoktu. Trene daha çok vakit olduğu için acele etmiyordum. Sorduğum biri, lokantaların çarşı içinde olduğunu söyledi. Zehir gibi soğukta üşümemek için ellerim cebimde, boynumu omuzlarımın arasına çekmiş bir şekilde hızlı hızlı yürüyor, lokanta arıyordum. Gördüğüm ilk lokantaya girip karnımı doyurdum. Daha sonra tekrar istasyonun bekleme salonuna geldim. Salon hala sıcaktı. Tam üzerimdeki kabanı çıkartırken, istasyon sorumlusu salondan içeri girdi;
-Evet arkadaşlar burayı boşaltalım. Tren 18 saat gecikmeli. Ancak yarın öğlen 12 de gelecek. Burayı hemen boşaltalım, salonu kilitleyeceğim. Kusura bakmayın… Herkes başının çaresine baksın!
Bir kaç kişi;
-Bu soğukta nereye gideriz? Bırak da bari burada geceleyelim.
-Hayır bu mümkün değil. Çünkü burası bir istasyon, otel değil… Biraz ilerde bir otel var. Yarına kadar orada yatın, kalkınca da buraya gelirsiniz… Haydi şimdi burayı boşaltın, kapıyı kilitleyeceğim.
Hepimiz bu konuşma üzerine istemeye istemeye yerimizden kalktık, hiç tanımadığım bu insanlarla buz gibi sokağa çıktık. Görevli arkamızdan kapıyı kapattı ve kilitledi. Hafif hafif kar yağmaya da başlamıştı. Saat daha akşam 8 bile yoktu. Bir kaç kişi ile beraber otele doğru yürüdük. Otel denilen yerin, otele benzer bir yanı da yoktu. İki katlı, derme çatma, sıvaları dökülmüş bir binaydı. Alt kattaki pencereden ölü bir ışık sızıyordu. Üzerinde “…….OTELİ“ yazan kapıyı açıp içeri girdik. Otel görevlisi geldiğimizi görünce yan taraftaki kahveden çıkıp, arkamızdan o da içeri girdi. İki boş odasının olduğunu ve bir odada ancak iki, üç kişi kalabileceğimizi söyleyince çaresiz kabul ettim. Bu otelde kalma işi hiç hesapta yoktu…Otelin parasını ödeyip yukarıya odaları görmeye çıktık. Diğer iki kişi bir odada, ben de diğer iki kişi ile öbür odada kalacaktım. Odada dört yatak vardı. Pencereler küçük fakat perdesizdi. Oda buz gibi soğuktu. Soba falan da yoktu. Sabaha kadar bu otel odasında donacaktık… Artık battaniyenin altına soyunmadan  tek ayakkabılarımı çıkarıp yatacaktım…Odanın duvarındaki bir çiviye bir gaz lambası asılmıştı ama lamba, islenmiş kapkara camından odayı pek aydınlatamıyordu. Nasıl olsa bir gece yatacağım diye artık hiç bir şeyi  dert etmiyordum. Her şeyi oluruna bırakmıştım. Öbür iki kişi odaya küçük bir valiz bırakıp çıktılar. Camdan dışarı bakmak istedim ama, camlar daha şimdiden buz tutmuştu. Dışarısı görünmüyordu. Gece çok zor geçecek diye düşündüm. Kafama yün şapkamı, boynuma atkımı,elime de eldivenlerimi giyip merdivenlerden aşağı indim. İki üç kişi daha gelmiş boş oda soruyordu. Beni gören otelci;
-Abi arkadaşlar da oda arıyorlar. Yarın gelecek olan trene bineceklermiş. Birini sizin odaya, iki arkadaşı da yandaki odaya vereceğim. Odayı kilitlemedin değil mi?
-Hayır kilitlemedim ama oda buz gibi. Sabaha kadar donarız…
-Ben size birer tane daha battaniye veririm, üşümezsiniz.
-Tamam, diyerek lapa lapa yağmaya başlayan karın altında, yandaki kahveye doğru yürüdüm. Hem sıcak bir çay içer, hem de ısınırım dedim. Kahvenin içi hınca hınç doluydu. Yer yok gibiydi. Kahveci hemen bir sandalye getirip dört kişinin oturduğu bir masanın yanına koydu. Masadakilerle selamlaşıp, bir çay söyledim. Yanlarına oturduğum insanlar Kemahlıymışlar. Kahveye yakın bir evde oturuyorlarmış. Bir tanesi demiryollarında makascıymış. Elindeki uzun demir levye ile tren raylarını sağa sola çekerek trenin yolunu belirliyormuş. İstanbul treni tehir yapınca o da kahveye gelmiş… Trenin bu kadar tehir yapmasının sebebini o adama sordum. Verdiği cevap çok ilginçti:
– Şimdi doğuda  kış çok daha serttir. Sıcaklık, -20 ,-25 derecelere kadar düşer. Bu lokomotifler için bir tehlikedir. Lokomotifler su buharı ile çalıştıkları için belirli yerlerde harcadıkları suyu almaları gerekir. Lokomotiflere su veren borular da soğuktan donduğu zaman bazen su bulunamaz. Bir yerlerden su bulunup gelene kadar çok zaman geçer. Yahutta kar ve buzların temiz olanları eritilir veya doğrudan kazanın içine atılır. Çok zaman da dağlardan demir yoluna çığ düşer. Çığ düşmesine de trenin kendisi sebep olur. Raylarda çıkardığı ses, öttürdüğü düdük, hep bunlar çığ düşmesine sebep olur. Yol kapanır. Yol, ya insan gücüyle, ya da kar makinalarıyla açılmaya çalışılır. Tren Erzurum’dan çıktıktan sonra yola çığ düşmüş. Yolu kapatmış. İçi insan dolu… Mahsur kalmışlar…Yolu açmaya çalışıyorlar. İnşallah yarına kadar açılır…
Yeni bir şey daha öğrenmiştim. Önceleri bu kadar geciktiği için trene kızmıştım ama, şimdi mahsur kalan insanların bir an önce kurtulmaları için dua ediyordum.
İkinci bardak çayı da içtikten sonra ısınmıştım. Kahveciye iki çayın parasını ödeyip kahveden çıktım. Kar yağışı daha da çoğalmıştı. Yerde 10 cm. kar olmuştu bile.  Çok zor geçen günün yorgunluğunu atmak için kahvenin yanındaki otele girerek, yukarı çıktım, odanın kapısını yavaşca açıp içeri girdim. Benim kendime ayırdığım pencereden uzak olan yatağa başka biri çoktan girip yatmış, hafif hafif horluyordu bile… Diğer yataklara da öbür oda arkadaşlarım girip yatmışlardı. Çaresiz camı donmuş pencerenin yanındaki yatağa, sadece ayakkabılarımı çıkartarak girip uzandım. Otelcinin getirdiği ikinci battaniyeyi de kafamın üzerine kadar çektim. Yorgunluğum ancak yatınca belli oldu. Her tarafım ağrımıştı. Tam uyumak üzereydim ki, boynumda bir şeyin yürüdüğünü hissettim. Gayri ihtiyari elim boynuma gitti. Karanlıkta iki parmağımın arasına aldım ve ne olduğunu anlamak için biraz sıktım… Sen misin sıkan… Leş gibi pis bir koku yayıldı ki…Meğerse, parmaklarımla sıkıp öldürdüğüm iri bir tahtakurusuymuş. Yataktan fırlayıp kalktım. Ayakkabılarımı giydim. Her taraf karanlık. Ellerimi yıkayacağım su yok. Tuvalet nerde? Gece yarısı odadan dışarı çıktım. Aşağıya indim, otelciye sorucam. Otelci yok… En sonunda sokakta otelin önündeki karlarla ellerimi yıkadım ama, o pis koku çıkmamış, tahtakurusunun kokusu hala burnuma geliyordu. Anlaşılan bu gece sabaha kadar tahtakuruları ile savaşacaktım. Tekrar yukarı odaya çıktım. Karanlıkta yatağın içinde gördüğüm  iki tahtakurusunu da elimin tersiyle iterek yere attım. Ayakkabılarımı çıkardım ve herşeyi göze alarak yatağa girip yattım. İçime bir evham girmişti. En ufak bir hareketi tahtakurusu olarak algılıyordum. İçim geçmiş uyumuşum…Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir gürültü ile uyandım. Nasıl bir gürültü, tarifi imkansız…Aynı beton delen matkap makinası. Duvarın yanında yatan ve başı benim tarafıma dönük olan oda arkadaşım bir horluyor ki, olamaz böyle bir horlama. Adamın sanki ciğerleri ağzından dışarı çıkacak… Öyle bir horlama…Uyumak mümkün değil. Başımı ayak ucu tarafına koydum ama o da fayda etmedi. Baktım ki olacak gibi değil, adamın yatağını salladım, sesi biraz azalır gibi oldu ama, iki dakika geçmeden horlamaya devam… Bu arada odada yatan iki kişi de uyanmış, karanlıkta birbirlerine bir şeyler söylediler. Bir tanesi kalkarak horlayan adamın yanına gitti, onu dürterek uyandırdı. Odaya sessizlik hakim olunca biz de uyuma fırsatı bulabildik. Yorgunluktan nasıl uyuduğumu ben de bilmiyorum. Odadaki gürültülere uyandım. Sabah olmuş. Herkes kalkmış, battaniyelerinin altında  soğuktan ellerini oğuşturup ısınma hareketleri yapıyorlar. Ben üstümü çıkarmadan yattığım için pek üşümemiştim. Dışarısı alaca karanlıktı. Saat sekize geliyordu. Gecikme olmazsa trenin gelmesine daha dört saat vardı. Dün gece karanlıkta göremediğim tuvalet koridorun en sonundaymış. Elim daha tahtakurusu kokuyordu. Tuvalette elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı taradım. Fakat kafamda saçlarımın arasında hafif bir kaşıntı vardı. Pek önemsemedim. Yanımda getirdiğim çanta valiz gibi bir şeyim olmadığı için, otelden ayrılıp, dün akşam yemek yediğim lokantaya daha sonra da kahveye gittim. Dün akşam yağan kar her tarafı iyice kapatmıştı. Saat 11 e doğru istasyona geri geldim. Ortadaki soba yine yanıyor, etrafındakiler de ısınıyorlardı. Bilet gişesi açılmış, önünde de bir kaç kişi duruyordu. Bilet almak için gişeye yaklaştım. Önümde duranlar dün akşam aynı odayı paylaştığım insanlardı. Sıra bana geldi. Bilet almak için başımı küçük pencereye yaklaştırınca, gişenin arkasında, dün akşam kahvede tesadüfen beraber oturduğumuz makascıyı gördüm.
-Kolay gelsin…Sen burada ne yapıyorsun? Sen makascı değil miydin?
-Evet. Makascıyım. Dün gece istasyon görevlisinin karısı hastalanmış, hastaneye gittiler. Burayı da bana bıraktı.
-Geçmiş olsun. Bu soğukta hasta olmamak elde değil ki…
-Nihayet trenin geliyor. 15 dakikaya kadar burada olacak. Sana iyi yolculuklar.
İstanbul biletimi alıp iç cebime koyduktan sonra arka kapıdan çıkıp treni beklemeye başladım. Bu arada başım yine hafif hafif kaşınıyordu. Kar dinmiş, güneş çıkmıştı. Gökyüzü masmaviydi. Dün geceki kar yağışından demir yolu görünmez olmuş, belli belirsiz bir düzlük halinde uzanıp gidiyordu. Karşı tepedeki çam ağaçları sessiz bir beyazlık içinde hayatlarından memnun görünüyorlardı. İstasyonun solunda ve 200 metre kadar uzaklıkta bir tünel vardı. Tren bu tünelden çıkıp, istasyona gelecekti. Benimle beraber treni bekleyenler de sabırsızlanarak ellerini birbirine vuruyor, durdukları yerde ısınmak istiyorlardı. Nihayet çok uzaklardan trenin ıslık çalar gibi ince ve keskin acı düdüğü duyuldu. Tren geliyordu… Treni bekleyenler hareketlendiler. Torbalarını, çantalarını ellerine alıp, trene binmeye hazırlandılar. Treni görmüyorduk ama, tünelin içinden sesi geliyordu. Ses çoğaldı, çoğaldı… Tren tünelin içinde hayal meyal göründü. Tünelden çıkar çıkmaz önce kapkara bir duman tünelden dışarı fırladı. Kara lokomotif bembeyaz karların arasında bacasından kapkara dumanlar savuran kocaman bir canavar gibi görünüyordu. En önünde, raylar ve ön tekerlekler arasındaki geniş açılı üçgen kar küreyicisi karları sağa sola atarak rayları açıyordu. Daha sonra kısa bir düdük daha çaldıktan sonra, yan taraflarından buharlar çıkararak, kızgın bir canavar gibi yanımızdan geçti ve biraz ilerde durdu. Bir kaç kişi indi. Benimle birlikte treni bekleyenlerle beraber nihayet trene bindik. Yine ikinci mevki bilet almıştım. Bu sefer kompartımanların çoğu boştu. Boş bulduğum bir kompartımana girdim ve gidiş istikametine doğru cam kenarına oturdum. Çevrenin kar altındaki bu güzelliğine hayran kalmıştım. Dağlar, tepeler, ağaç ve ormanlar bembeyaz kar altında sihirli bir görünüme bürünmüşlerdi. Trene binmem yarım saati bulmuştu ama, tren hala hareket etmiyordu. Bir saate yakın bir zaman bekledikten sonra, yan taraftaki raylara karşı yönden  bir yük treni geldi. Biraz sonra da biz hareket ettik. Tren bir müddet Fırat nehrinin kenarından daha sonra gürültüyle bir köprünün üzerinden geçti. Şimdi görünüm daha da güzelleşmişti. Tren yolu Fırat vadisini takip ediyordu. Bulanık suyuyla delicesine akan Fırat…Tabiat gerçekten de çok güzeldi.  Tren pek fazla hızlı da gitmiyordu ama yoldaydık işte… Kompartıman sıcaktı. Kafamın kaşınması geçmemiş, aksine daha da çoğalmıştı. Durup durup tırnaklarımla kafamı kaşıyordum. Uzun bir zaman kompartımanda yalnız oturdum. Bir ara sürgülü kapıyı açarak kondüktör içeri girerek biletime baktı;
-İstanbul’a mı yolculuk?
-Evet, 15 tatile gidiyorum. İstanbul’a ne zaman varırız?
-Bir aksilik olmaz, kar yolları kapatmazsa, ancak öbür gün sabaha karşı…
Diyerek tekrar geldiği gibi kompartımandan dışarı çıktı. Çetinkaya’ya yaklaşıyorduk. Akşam olmuştu. Artık dışarıyı göremiyordum. Trenin ikinci sınıf tahta kanepeleri çok rahatsızdı ama biraz uyumak için kanepenin üzerine ayaklarımı uzatıp yattım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birisinin omuzumdan dürtmesi ile uyandım. Kompartıman bir sürü insanla dolmuştu. Toparlanıp yerime oturdum. Dört çocuklu bir aile kompartımana girmişler, bavullarını raflara yerleştirmişler, ben yorgunluktan hiç birini bile duymamışım… Çetinkaya’ya gelmişiz. Başka bir trenin yolcularını da bu trene vermişler.  Kompartımana yeni gelen aile de Kayseri’ye gidecekmiş. Baba  40 yaşlarında görünen bir banka müdürü, anne de 37 , 38 yaşlarında, benim gibi bir öğretmenmiş. Çocukların okul tatilinde, Kayseri’de oturan anne ve babalarını ziyarete gidiyorlarmış. Burada da iki saat kadar bekledikten sonra tren hareket etti. Şimdi Kayseri’ye doğru yol alıyorduk. Yol arkadaşlarım, çok kibar insanlardı. Adam çok konuşmuyordu ama hocanım ile okullarımızdan, mesleki tecrübelerimizden anlattık. Çocukları uyuyunca onun anlattıklarını dinledim. Görevli olduğu ilçeyi, çalışmalarını anlattı. Onunla çok güzel sohbet ettik. Bu arada devamlı olarak başımı kaşımam, öğretmen hanımın dikkatini çekmiş olacak ki; hafifce gülümseyerek;
-Öğretmen bey kusura bakmazsan sana bir şey sormak istiyorum.
-Buyrun hocanım, sorun… 
Ben okulumla ilgili bir şey soracak diye düşünürken o;
-Afedersin… Bu… Bu sürekli olarak başını kaşıman…?
Utanarak bir kadına bir de kocasına baktım. Yüzümün kızardığını hissediyordum. Çok utanmıştım.  Öğretmen hanım ve kocası bana bakıyorlardı. Ama yüzlerinde aşağılayıcı bir ifade yoktu. 
-Kusuruma bakma… Seni utandırmak istemedim… Bu şekil baş kaşınmaları biz öğretmenlerin en büyük sorunlarımızdan biri… Beni ablan yerine koy, ondan sonra cevap ver… Okulunda başında bit olan öğrencilerin var mıydı..?
-Bilmiyorum… Varsa bile tanımam ki, ben bu güne kadar hiç bit görmedim… 
Öğretmen hanım yerinden kalkarak yanıma geldi.
-Müsaade edersen saçlarının arasına bakabilir miyim…?
Şaşırmıştım…Bir ona, bir de kocasına baktım. Kocası gözleriyle ve başını hafifce öne eğerek olur işareti yaptı.
-Ben okulda haftada bir öğrencilerimin saçlarına bakar, bit kontrolü yaparım. Geçen sene öğrencilerimden, önce bana, daha sonra da eşime ve çocuklarıma bit geçmişti.
-Hocanım size zahmet olmazsa buyrun, bakabilirsiniz.
Şaşırma sırası şimdi hocanıma gelmişti…
-Ooo…Saçlarının içi bit dolu… Yumurta bile bırakmışlar… Ne zamandan beri böyle kaşıntı var?
-Bu sabah başladı. Daha önce hiç yoktu.
-Dün gece treni beklerken bir otelde yattığını söyledin. Otel temiz miydi bari? 
-Sanmıyorum… Pek sayılmaz… Çünkü sabaha kadar tahtakuruları ile boğuştum.
Bak bunu hiç düşünmemiştim. Evet otel hiç de temiz değildi. İçime bir tiksinti girmişti…Keşke o otelde yatmasaydım. Ama artık olan olmuştu. Şimdi bundan nasıl temizleneceğimi düşünmeliydim.
-Ne yapmalıyım hocanım..? Bana bir akıl verin… Bunlardan nasıl kurtulacağım..?
-Yapacağın en akıllıca iş, ilk fırsatta saçlarını 3 numara ile kısacık kestirmek. Çünkü saç biti kısa saçta barınamaz. Senin saçların da biraz uzun…  
Ne yapacağımı şaşırmıştım… Artık İstanbul’a  kadar böyle gidip ilk berberde traş olacaktım. Başka çarem de yoktu. Tren Kayseri’ye yaklaşıyordu. Yol arkadaşlarım önce çocuklarını uyandırıp, üstlerini giydirdiler, bavullarını yukardaki raflardan indirdiler. Ben de onlara yardım ettim. Bu arada tren düdük çalarak, yavaşlamaya başlamıştı. Ben de onlarla beraber iniş kapısına doğru yürüdüm. Tren de Kayseri garına girmiş, durmak üzereydi. Biraz sonra tren durdu. Hocanım,eşi ve çocukları indiler. Bana;
-Haydi yolun açık olsun… Güle güle git…Dediklerimi unutma…
-Size de iyi tatiller, çok teşekkür ederim… Unutmam, unutmam…Güle güle…
Diyerek arkalarından el sallayıp ayrıldım. Kayseri garına tam on saatte gelmiştik. Saat on olmuştu. Trenin yanında dolaşan ve börek çörek ve hatta sıcak çorba satan insanlar vardı. Karnım çok acıkmıştı ama alacağım şeylerden barsaklarımı da bozarım düşüncesiyle bir şey almayı da pek istemiyordum. Ben açık camdan  bakarken, dışarıda önüme yaşlı bir kadın geldi. Başını bana doğru kaldırarak, koluna takılı olan sepetini gösterdi.
-Evlat…Taze börek var. Ellerimle yaptım. Peynirli var, kıymalı var, ıspanaklı var…Sıcacık…İster misin. Vereyim mi?Açlıktan ağzım sulanarak;
-Ver teyzecim ver. Hepsinden birer tane ver. Ama yola gidecek, iyice sar. Kapının oraya getir. Ben oraya geliyorum.
Kadın börekleri getirdi. Böreklerin yağı, paket ettiği kağıda geçmişti. Gerçekten de börekler sıcaktı ve tadı da çok güzeldi. Çoktandır böyle güzel bir ev böreği yememiştim. İki tane daha yol için almak istedim ama kadını göremedim. Zaten biraz sonra da tren acı acı düdüğünü öttürerek hareket etti. Tekrar İstanbul’a doğru gitmeye başladık. Kayseri’den de çok binen olmuştu. Ben yerimde otururken kompartımanın sürgülü kapısı açıldı.
-Burası boş mu, girebilir miyiz?  
Diyerek gayet kibarca soran orta yaşlı bir kadın ile kucağında bir bebek olan genç bir bayan kapıda duruyorlardı.
-Boş…Buyrun. Oturabilirsiniz. Diyerek hemen yerimden kalktım, ellerindekini alarak, yüklerini üst raflara yerleştirdim. Hoşlarına gitmiş olacak ki, ikisi birden;
-Teşekkür ederiz, zahmet oldu size; diyerek karşımdaki kanepeye oturdular. Orta yaşlı olanı kanepeye, genç olanın elindeki bebeğin yatması için, getirdikleri çantadan bir battaniye çıkararak kanepeye serdi,yatak yaptı. Bebeği de üzerine yatırıp üstünü güzelce örttü. Bebek uyuyordu. Vakit gece yarısına geliyordu. Yorgunluktan oturduğum yerde uyuyakalmışım. Uyandığımda, bebekleri olan kadınlar inmiş, yerlerine başkaları gelmişti. Hiç birini duymamıştım…

İSTANBUL, İSTANBUL
Kayseri’den sonra Yerköy, Ankara, Polatlı, Eskişehir, Bilecik, Arifiye, İzmit ve nihayet ertesi gün saat 11 de İstanbul-Haydarpaşa’ya geldik. Beş ay sonra geldiğim Haydarpaşa Garı, bu sefer de yolcuları karşılamaya gelenlerle dopdoluydu. İstanbul’da, Kemah’da ki o karlı ve soğuk havadan eser yoktu, Hava kapalıydı ve rüzgarlıydı ama en azından kuruydu. Tren durur durmaz hemen indim. Karşılamaya gelenlerin arasından geçerek çıkış kapısından çıktım. 1908 yılında Alman mimarisine göre yapılan ve Anadolu tren hattının başlangıç noktası olan Haydarpaşa Garı hemen denizin kenarındadır. Önündeki Haydarpaşa iskelesinden de vapurlarla karşıya, Avrupa yakasına geçilir. Garın kapısından çıkar çıkmaz İstanbul’un güzelliği önüme serildi. Denizin ortasına yapılmış olan büyük dalgakıranın arkasından, hafif bir sis içersinde Sarayburnu, çocukluğumda sokaklarında oynadığım Cankurtaran semti, Topkapı Sarayı, Aya Sofya, Sultan Ahmet Camisi ile daha sağda, Karaköy, Galata Kulesi, Tophane, Kabataş görünüyordu. İstanbul’u çok özlediğimi ancak şimdi anlıyordum. Eminim, bu güzellik dünyanın hiç bir yerinde yoktur. Garın çıkış kapısının önündeki merdivenlerin üzerinde durup, bu güzelliği uzun bir zaman seyrettim. Çığlık çığlığa uçan martılara baktım. Martılar da bu insan seline alışmışlar, bu selin içindeki insanlardan yiyecek bir şeyler bekliyorlar, onlara yem verenlerin ellerinden yiyeceklerini alıp kaçıyor, daha sonra yeniden başkalarından bir şeyler almak için, bu insanların kafalarının üzerlerinde uçuşuyorlardı…Bu arada yolcuları karşıya geçirecek olan vapur da, yavaş yavaş iskeleye yanaştı. Vapurdan inenler de acaleyle gara doğru koşuyor, telaşla garın merdivenlerini çıkıyorlardı. Gardan, ellerinde bavullar, çantalar, çuvallarla dolu bir sürü insan da, vapura binmek için koşarcasına merdivenlerden inerek iskeleye doğru gidiyorlar, bilet almak için gişelerin önünde bir kalabalık oluşturuyorlardı. Ben de merdivenlerden, vapurdan gelenlerin arasından yavaş yavaş inerek o kalabalığın arasına karıştım. Bilet alıp, vapura bindikten biraz sonra vapur hareket etti. Üstüm kalın olduğu için vapurun açık olan üst katındaki yazlık bölümüne çıktım. Vapur, mavi suları bembeyaz köpüklerle yararak gidiyor, Karaköy iskelesine yaklaştıkca görünüm daha da netleşiyordu. Kız Kulesi’ni, Üsküdar’ı geride bıraktık. Kuvvetli esen rüzgara rağmen, İstanbul’u içime sindirerek seyrediyordum. İstanbul o zamanlar bir milyonluk nüfusu ile yedi tepeli bir şehirdi. Her tarafını karış karış bilirdim… Karaköy iskelesinin sağ tarafında Liman müdürlüğü ve yabancı gemilerin yanaştığı bir büyük rıhtım ile, bir de gümrük vardı. Önünde de rıhtıma arka arkaya demirlemiş olan bir kaç yabancı bayraklı yolcu gemisi de görünüyordu. Eskiden Samsun’a, Trabzon’a giden yolcu gemileri de buradan kalkarlardı…
Karaköy iskelesine yanaştık. İskele her zamanki gibi çok kalabalıktı. İşine gücüne gidenler, koşanlar, simit, börek satanlar, bağırıp çağıranlarla doluydu. Gözüm bir şey görmüyor, sadece bir berber arıyordum. İskelenin arka sokaklarının birinde, havlularını kapısının önüne asmış bir berber dükkanı görünce hemen içeri girdim:
-Selamün aleyküm. Kolay gelsin. Saç traşı olacaktım…?
-Tamam, Bu arkadaşın işi bitsin, olursun…
Boş bir sandalyeye oturdum. Sehpanın üzerinde duran gazetelerden birini aldım. Uzun bir zamandır gazete okuyamıyordum. İlk sayfada kocaman harflerle yazılmış ilk haber: 13 Şubatta DİSK kuruldu idi. Daha sonra TÖS Türkiye Öğretmenler Sendikası başkanının Elazığ’ın köylerine sürüldüğü… Türkiye’de ki 35.000 köyden 15.000 inde okul olmadığı…Batman’da ki petrol rafinerisinde grevin devam ettiği… Gazeteye öyle bir dalmışım ki, berberin beni çağırdığını bile duymadım. Elimden gazeteyi bırakıp berber koltuğuna oturdum. Berber traş örtüsünü bir iki kere silkeledikten sonra, üzerime serip, boynuma bağladı, aynadan bana bakarak;
-Saçın nasıl kesilecekti?
-Üç numara…Asker traşı…
-Askere mi gidiyorsun delikanlı?
-Evet…
-Nereye gidiyorsun?
Kafadan attım:
-Erzincan’a gidiyorum…
-Hayırlı tezkereler… Güle güle git, vatan görevini yap, gel…
Berber eline makinasını alıp saçlarımı ensemden yukarı doğru traş etmeye başladı. Saçlar gidiyordu. Saçlarla beraber bitler de tabi… Kafam daha hala kaşınıyor, berber anlamasın diye hiç elimi sürmüyordum. İki üç dakika içinde saçlarımın hepsi kesilmiş, yüzümün şekli bile anında değişmişti. Berber başımdakileri görmüş olacak ki;
-Başında küçük siyah böcekler vardı. Ağaçlık yerlerde mi dolaştın, ne yaptın..?
-Ha…Evet, evet biraz önce Kuzguncuk‘ da ki akrabalarımızın  bahçesine gitmiştim. Ondan olmuştur. Berber yalan attığımı anladı ama belli etmedi. Şubat ayında ağaçlarda, bahçelerde böcek mi olurmuş hiç…
Parasını ödeyip hayırlı işler dedikten sonra berberden çıktım. Başıma giydiğim başlığı, içinde daha bit vardır düşüncesiyle oradaki bir çöp kutusuna attım.  Yüksekkaldırım’ın dik yokuşunu, sağda solda sıralanmış olan dükkanların vitrinlerine baka baka çıkarak, Kuledibi’ne dairemizin bulunduğu apartmana geldim. Kapıcı İsmail kapıdaydı. Beni görünce hemen ellerimi tuttu, gözlerini açarak hayretle sordu:
-Hoş geldin… N’oldu…Niçin bu kadar erken geldin? Yoksa öğretmenliği mi bıraktın..? Saçlarına ne oldu..? 
-Hayır bırakmadım…Niçin bırakayım? 15 günlük karne tatilinde geldim. Sonra görüşürüz. Tamam mı?
Arkamdan şaşkın şaşkın bakan İsmail daha çok şeyler soracaktı ama, ben hemen yukarı çıkıp duş yapmak ve iyice yıkanmak istiyordum. Merdivenleri koşa koşa çıktım. Kapıdan içeri girdim. Artık evimdeydim. Herşey bıraktığım gibi, yerli yerindeydi. Duş yaptıktan sonra girip yattım. Yatak odam küçüktü. Odanın içinde pis denecek ağır bir koku vardı ama, ben bunu odanın uzun zaman kapalı ve havasız kalmasına verdim. Yatağımın sağında kocaman boy aynalı, oyma işlemeli, antika bir elbise dolabı vardı. Odanın perdeleri yarım kapalıydı. Yatar yatmaz uyumuşum. Gecenin bir saatinde gürültüyle uyandım. Odanın içinde müthiş bir patırtı var. Kalkıp ışığı açtım. Işığı açmamla beraber iki kocaman güvercin gardrobun üzerinden cama doğru uçuyor, perde ve camlar kapalı olduğu için tekrar gardrobun üzerine geri gidiyorlardı. Anlaşılan bu gece de rahat yoktu. Hemen perdeleri çekip camı açtım ama, camı açmamla birlikte üst taraftan kocaman bir cam parçası şangırtıyla yere düşüp kırıldı. Meğerse ben yokken, rüzgardan olacak odanın camı kırılmış, güvercinler de o kırık camdan içeri girmişler. Evde kimse olmadığı için elbise dolabının üzerine de yuva yapmışlar…Camlar açılınca güvercinleri kovaladım. Camdan dışarı uçup gittiler ve karanlıkta gözden kayboldular. Elbise dolabının üzerine baktım, üstü kuş pislikleri ile dopdolu… Anlaşılan yarına iyi bir temizlik yapacaktım. İstanbul’da ilk gecem biraz tatsız geçiyordu. Yastık, yorgan ve çarşafımı alıp öbür odaya yatmaya gittim.
Unkapanı Köprüsü’nün orta bölümü bir römork ile sol tarafa doğru çekilir her sabah saat 3 de açılır, saat 4 e kadar o şekilde kalır, Haliç Tersanesine tamir veya bakım için giren büyük gemi ve tekneler, bu açılan bölümden girer ve çıkarlardı. Araç trafiği de köprünün açık olduğu bu saatlerde iki yönlü olarak trafiğe kapanırdı. O sabah erkenden uyandım. Daha doğrusu güvercinlerden ve kırılan camdan, uykum da kaçmıştı. Köprünün açık olan bölümünden girip çıkan  büyük gemileri sabah karanlığında sırtımda battaniye, izlemeye başladım. Bu görüntüleri bile özlemişim. İstanbul yine muhteşem görüntüsü ile bu karanlıkta ışıl ışıl karşımdaydı…Biraz sonra gemilerin gelip geçmeleri kesildi, köprünün orta bölümü  yavaş yavaş tekrar yerine geldi. Köprü eski halini aldı…Yolu trafiğe kapatan bariyerler açılmaya başladı ve bir saattir sabırsızlıkla iki tarafta bekleyen araçlar tekrar yollarına devam etmeye başladılar. Köprünün üzeri araçların farlarından, ışık seli haline geldi. Gece hayatından dönenler evlerine, işe gidenler de evlerinden iş yerlerine gitmeye başladılar. Gece gündüz uyumayan İstanbul yeni bir güne daha başlıyordu.
O tarihlerde İstanbul’un hemen her tarafında sabahın bu saatlerinde işe gidenlere veya gece hayatından dönenlere sıcak sahlep satarlardı. Özellikle kış aylarında bol tarçınla içilen sıcak sahlep insanın içini ısıtır, yanındaki seyyar börekciden alınan arnavut böreği ile de sabah kahvaltınızı yapardınız. Kuledibi meydanında da, işe gidenler veya erken kalkanlar her gün burada sahlep içer börek yerlerdi. Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Hemen giyinip , sabah ayazında kahvaltı yapmaya aşağı indim. Sokak, ellerinde sefertası ile işe giden bir kaç kişi dışında boştu. Kulenin dibinde sahlepcinin yanında börekci de duruyordu. Tam istediğim gibi, kahvaltıyı burada yapacaktım. Önce bir bardak sahlep, yanına da kocaman bir Arnavut böreği… Bir bardak salep daha…Tadına doyum olmazdı…Karnımı doyurduktan sonra ilk iş gidip başıma bir şapka alacaktım. Çünkü saçsız başım üşüyordu. Üşütüp tatilde hasta olmaya da hiç niyetim yoktu…
Hava aydınlandı… Solgun bir kış güneşi ile soğuk fakat güzel bir gün başladı. Bu gün İsmail ile evde temizlik yapacaktık. Beraber yukarı çıkarak elbise dolabının üstünü gösterdim. Ben de camın ölçüsünü aldım, anahtarı da İsmail’e bıraktım. Temizliği annesiyle beraber yapacaklardı. Ben de kırılan camı tamir ettirmek için bir camcı aramaya çıktım. Karaköy’e inen yollardan birinde bir camcı bularak onunla beraber tekrar eve geldik. Camcı elinde getirdiği camı kesti, yerine oturttu, macunladı, tam camcı giderken İsmail ile annesi temizlik için daireye geldiler. Ben onları dairede bırakarak tekrar dışarı çıktım.

İNZİBATLAR
Keşke çıkmasaydım…Sabahın erken saatlerinde Tünel’den, Galatasaray’a, oradan da Taksim’e  Atatürk heykeline kadar yürüyecektim. O zamanlarda şimdiki gibi İstiklal Caddesinde tramvay yoktu. Yol tek yön olarak trafiğe açıktı. Yolun sağ tarafında yürüyor, vitrinlere bakıyordum. Bir vitrindeki elbiselere bakarken, arkamdan kuvvetli bir el omuzumu sıkarak beni geri çevirmeye çalıştı. Acıyla kaşlarımı çatarak geriye döndüm. Bir de ne göreyim: İki tane izbandut gibi inzibat, birinin eli hala omzumda;
– Hemşerim, izin kağıdını göster..!
– Ne izin kağıdı..?
– Haydi uzatma da çıkar şu izin kağıdını..!
– Ne izini, ne kağıdı..? Ben asker değilim kardeşim…
– İzin kağıdın yok mu hemşerim..?
– Ben asker değilim diyorum.
– Konuşma hadi, merkeze gidiyoruz…Yürü..!
– Ben asker değilim diyorum size.. .Ben öğretmenim 15 gün tatile geldim.
İnzibatlardan biri bana inanmış gibiydi. Öbürüne dönerek;
– Asker değilmiş…Öğretmenmiş, 15 tatile gelmiş.. Bırakalım…? Omuzumu hala tutan öbürü;
– İnanma..!  Bunlar hep böyle yalan söyler. Saçlarına baksana, asker traşı… Üç numara…Besbelli asker işte… Merkezde konuşur, merak etme… Omuzumdan çekerek…
– Hadi yürü… Fazla konuşma… Derdini merkezde anlatırsın.!
Yoldan gelip geçenler durmuşlar, bize bakıyorlar. Bazıları inzibatlara;
-Bırakın çocuğu asker değilmiş, nereye götürüyorsunuz..? Bırakın.
İnzibatlar hiç oralı olmadılar. Beni ortalarına alarak, yoldan geçenlerin şaşkın bakışları arasında Ağa Cami’nin ara sokağında duran askeri bir cibe doğru yürümeye başladık. Daha ilk günden başıma dert almıştım. Keşke saçlarımı kestirmeseydim diye düşündüm, Başımdaki bitlerle yaşasaydım, bunlar başıma gelmeyecekti…Ama olan olmuştu artık. Kesilen saçlarım ancak iki ay sonra uzayacaktı. Cibin yanına geldik. İnzibatlardan biri brandadan yapılmış kapıyı açtı. Bana dönerek:
-Gir içeri..! Geç arkaya otur..!
Çaresiz bindim. Cip hareket etti.
-Nereye gidiyoruz kardeşim? Ben asker değilim diyorum anlamıyorsunuz…
-Kes sesini..! Biraz sonra görürsün nereye gideceğini…
Ağa Cami’nin arka sokaklarından Tarlabaşına, oradan da dik yokuştan Dolapdere’ye indik. Anlaşılan Kasımpaşa’da ki askeriyenin inzibat karakoluna gidiyorduk. Yanılmamışım…Kasımpaşa inzibat karakoluna geldik. Önce sağ tarafta oturan inzibat indi, sonra da ben… Beni biraz önce omuzumdan tutan inzibat yanıma gelerek, sanki kaçacakmışım gibi, yine omuzumdan tutarak karakolun kapısından içeri girdik. Girişin yanındaki kapılardan birini açtı. İki ayağının topuklarını birbirine vurarak sert bir selam verdikten sonra içerde oturana:
-Bir asker kaçağı yakaladık kumtanım…
İçerdeki;
– Getirin bakalım!
Asık suratlı inzibat:
-Gir içeri..! Kumtanım seni görecek!
Çaresiz korka korka içeri girdim. Çünkü, işin içinde boş yere dayak yemek de vardı… İçerdeki masanın başında oturan esmer, baba tavırlı, gözlüklü, kıdemli başçavuş kibarca:
-Sen asker kaçağı mısın evlat? Askere de benziyorsun ama, bir de senden dinleyeyim. Anlat bakalım seni neden buraya getirdiler?
-Efendim, ben asker değil, öğretmenim. Erzincan da görevliyim. 15 gün tatile memleketime geldim. Bunu bir türlü inzibatlara anlatamadım. Kaç kere söyledimse de anlamadılar, bir suçlu gibi beni alıp buraya getirdiler.
-Erzincan’ın neresinde öğretmensin?
-Refahiye’nin köylerinde…
Ben böyle anlattıkca komutanın yüzü yavaş yavaş gülümsemeye, bana sevgiyle bakmaya başladı. Oradaki sandalyelerden birine oturmamı söyledi. Oturdum… Şaşırma sırası şimdi bana geliyordu… Asık yüzlü inzibata dönerek:
-Git bize iki çay getir..!
İnzibat afallamıştı. Komutan:
-Duymadın mı? Sana söylüyorum..! Git bize iki çay getir..!
-Emredersin kumtanım.
İnzibat sert bir selam çakıp geri dönerek çıktı.
Komutan bana dönerek:
-Ben de İliç’liyim. Ama uzun senelerdir İstanbul’da görev yapıyorum. Ama sana bir şey daha soracağım…Öğretmen olduğunu kanıtlayacak bir belgen falan var mı yanında?
Aklıma, cüzdanımın içindeki son ayların maaş bordroları geldi. Sordum:
-Son ayların maaş bordrolarım var. Onlar olur mu?
-Olur olur… Ver bakayım. Hepsine teker teker baktı. Tamam, bunlar yeterli. Doğru söylemişsin hocam. İnandım.
Bu arada asık suratlı inzibat da çaylarımızı getirdi. Çaylardan birini bana verirken, suratı daha da asılmıştı. Yüzüme kötü kötü baktı. Sonra dönüp çıktı gitti.
Komutan:
-İyi güzel de, saçların niçin böyle asker traşı..? Saçlarını neden böyle kestirdin?
Yüzümde utangaç bir tebessümle, Kemah’da ki bir otelden bit kaptığımı, tren yolculuğumu falan hepsini anlattım… Komutan gülümseyerek beni dinledi. Çaylarımız bitince gitmek için müsaade istedim. Benimle birlikte ayağa kalktı ve bana:
– Eğer seni bir daha asker diye yakalarlarsa, Muzaffer başçavuş benim tanıdığımdır diyerek benim adımı verirsen sana dokunmazlar. Haydi hocam kusura bakma, bir yanlışlık oldu. Ayrıca yolun bu tarafa düşerse bir çayımı da içmeye gelirsin. Haydi güle güle…
-Kadir…!
-Buyur kumtanım…!
-Hocamı ciple götür, onu aldığın yere bırak!
-Emredersin kumtanım. 
Tam karakolun kapısından çıkarken Muzaffer başçavuş, ismi Kadir olan asık suratlı inzibata beni Taksim’e geri götürmesi için emir verdi. Asık suratlı inzibat sert bir selam çaktıktan sonra, bana emir verir gibi;
-Beni takip et!
Bir an bu kaba ve saygısız insanın arkasından gidip gitmemeyi düşündüm, ama Muzaffer başçavuşun hatırı için ses çıkarmadım ve cibin yine arkasına bindim. Yine geldiğimiz yollardan Ağa Caminin yan sokağına geldik. Cip durunca hemen inip, inzibata bir şey demeden İstiklal Caddesine çıktım. Alış veriş yapmak için dükkanlardan birine girdim. Bir daha inzibatlara yakalanmamak için, ilk girdiğim mağazadan kendime siyah yün bir başlık aldım ve hemen başıma geçirdim.
O senelerde, Taksim’de şimdiki gibi dönerciler, lokantalar, döviz büroları, incik boncuk satanlar, hiç yok gibiydi. Bir kaç banka dışında sağlı sollu sinemalar, gece kulüpleri, pavyonlar, bir kaç büyük mağaza ve dükkanlar, lüks pastahaneler vardı. Tünel ile Taksim arasındaki yol, üstü başı temiz giyimli daha çok gayri müslim vatandaşlarımızın gezip alış veriş yaptıkları çok nezih bir mekandı. Meşhur Yeşilçam Sokağı da, İstiklal Caddesine paralel bir sokaktaydı. Beyoğlu’nda o zamanların meşhur artistlerine rastlar, onlarla konuşur veya selamlaşabilirdiniz. Geceleri Beyoğlu’nda korkusuzca yürüyebilir, kötü niyetli kimselere rastlamazdınız. Sokaklarda tinerciler, dilenciler, mendil satanlar da yoktu. O senelerde o semtin adı Beyoğlu idi. Oraya gezmeye gelenler gerçekten de bir bey gibi giyinir öyle Beyoğlu’na çıkarlardı. Beyoğlu’nun yan sokaklarında işkembeci lokantaları vardı. Sabaha kadar gece hayatı yaşayanlar da ayılmak için buralarda bol sarımsaklı işkembe çorbası içerlerdi. Köşe başlarında sıcak sahlepciler, poğaça, börek hatta sucuk ekmek satanlara rastlardınız. Burası oturduğumuz Kuledibi semtine çok yakın olduğu için hemen her gün arkadaşlarımızla buraya gelirdik. O gün mahallede köyden geldiğim duyulunca arkadaşlarım toplanıp bana geldiler. Hemen hepsi ben yaşlarda ve okumuş insanlardı. O akşam Galatasaray’da ki Çiçek Pasajı’na gidip akşam yemeğini orada yemeyi teklif ettiler. Beş arkadaş akşam üzeri kulenin yanındaki meydanlıkta buluşup, konuşa konuşa Yüksekkaldırım’dan yukarı Tünel’e doğru çıkmaya başladık. Sol tarafta, bugün, yerinde açık otopark olan ve orada orta okulu okuduğum “Beyoğlu Orta Okulu’nun“ önünden geçtik. Hepimiz o okuldan  mezun olmuştuk. Daha sonra ben öğretmen okuluna, diğer arkadaşlarım da başka okullara gitmişlerdi. Okul anılarımız  gözümüzün önünde canlandı. Biraz ilerde, bugün yapı malzemeleri satılan, ama o zamanlarda ise arka arkaya 4 film birden oynatan ve sabah girilip akşam çıkılan, üçüncü sınıf “Yüksekkaldırım Sineması’nı“ da geçerek Tünel’e geldik… Arkadaşlarımla güle oynaya Galatasaray’a doğru giderken arkadaşlarımdan biri şakayla karışık:
-Baksana, senin inzibatlar geliyor. Gerçekten de iki tane iri yarı inzibat bize doğru geliyorlardı. Başımda siyah yün şapkam olmasına rağmen, içimden bir korku geçti. İnzibatlarla aramızda 20 metre kadar bir mesafe vardı. Geldiler geldiler ve önümüzde durdular. Bunlar sabahki inzibatlar değil mi…?Gene o aksi Kadir onbaşı karşımıza dikildi. Beni daha tanıyamamıştı.:
-Gençler kimliklerinizi gösterin…İçinizde asker olan var mı…?
Arkadaşlar hiç seslerini çıkarmadan, okul kimliklerini veya öğrenci pasolarını gösterdiler. Sıra bana geldi:
-Senin kimliğin…?
Hiç sesimi çıkarmadım. Bu arada yüzüme dikkatle baktı. şaşkın bir şekilde, eğilip dikkatlice bir daha baktı… Başını çevirip öbür arkadaşına:
-Ya bu bizim bu gün merkeze götürdüğümüz öğretmen değil mi…?
Öbürü de yüzüme bakarak:
-Aa evet… Hocam iyi akşamlar.
-Evet o benim. Bir daha mı merkeze gideceğiz? diyerek Kadir inzibata gülümsedim. O da şaşırmıştı.
-Tamam hocam gidebilirsiniz.
-Muzaffer başçavuşa çok selam söyle. Onu da bir gün ziyarete geleceğim.
Daha sonra beş arkadaş yürüye yürüye Galatasaray’a, eski postanenin önüne geldik.  Saat daha erkendi ama hava iyice kararmış, geceye dönmüştü. Akşam yemeğimizi “Çiçek Pasajı“nda yiyecektik. Pasajın içi bir sürü içkili lokantalarla doludur. Her lokantanın belli bir müşterisi vardır. Buranın müdavimleri her gün aynı lokantaya gelirler, garsonlar da müşterilerini tanır, onlara ucuz ve özel hizmet verirlerdi. Kazım, liseyi yeni bitirmiş, fakat iş bulamamıştı. Hiç unutmam “Adana’lı Pamuk Tüccarı, İskender Soylu“ diye bir kartvizit bastırmış, iş görüşmelerinde o kartı görüştüğü kişilere verirdi. Aziz, seneler sonra komutanı olduğu  “Heybeli Deniz Harp Okulu“ nda öğrenciydi. Adem, babasının Dodge marka kamyonetinde nakliyecilik yapıyordu. Esat, ise içimizde yaşca büyük olandı. Bir firmada çalışıyordu. Kazım ve Esat, her akşam olmasa bile haftada iki gün gelir, burada bir şeyler atıştırırlarmış. Onların hep gittikleri lokantaya gitmek için pasajın içinde yürümeye başladık. Sağlı sollu lokantaların garsonları bize türlü diller dökerek içeri almaya çalıştılarsa da biz oralı olmadık. Bu arada arkadaşlarımızı tanıyan garsonların bulunduğu lokantaya girdik. Komiler hemen bize büyük bir masa hazırladılar, üstüne temiz bir örtü serdiler. Beş arkadaş hemen oturduk. Hepimiz kurtlar gibi acıkmıştık. Hele ben… Aylardan beri ilk defa temiz bir mekanda özlemini çektiğim yemekleri ağız tadıyla yiyecektim. (En azından ben öyle sanıyordum…) Neyse garson siparişleri almaya geldi. Herkes ne yiyecekse ısmarladı. Ben önce ızgara köfte, midye tava, patates kızartması, daha sonra balık ızgara ısmarladım. Yemek güle, konuşa yenildi. Arkadaşlarıma köyümü anlattım, arkadaşlarım da kendilerinden bir şeyler anlattılar. Gecenin geç saatlerinde tekrar Kuledibi’ne geldik. Adem ile ertesi gün Boğaz’a gitmek üzere anlaştık ve ayrıldık… Sabahleyin Adem erken geldi ve giyinip çıktık. Karaköy’den Boğaz‘ a gitmek için  vapura bindik. Anadolu Kavağı’na kadar gidecektik. Hava soğuk fakat güneşliydi. Vapurda giderken kollarımda bir şeyler olduğunu hissederek kazağımın kollarını yukarı çektim ki… Ne göreyim..? İki kolum da harita gibi kıpkırmızı kabarmış, pençe pençe olmuştu. Denizi seyreden Adem’e kollarımı gösterdim:
-Adem baksana kollarıma ne olmuş.
-Aa ne oldu öyle…? A yüzünde de kabarıklık var…
-Adem ne yapacağız? Çok da fena kaşınıyorum.
Denizin ortasında ne yapabilirdik ki? Yapılacak en doğru şey, ilk iskelede inip bir hastaneye gitmekti, Yarım saat kadar daha yol aldık. Vapur İstinye’de duracaktı. İskeleye yanaşır yanaşmaz hemen vapurdan indik. İskelenin çıkışına yakın bir mesafedeki “İstinye Devlet Hastanesi“ ne koşar adımlarla geldik. Saat tam 12 de hastanenin kapısından içeri girdik. Tam karşımızdaki merdivenlerden görevli doktor ve hemşireler öğlen yemeğine gidiyorlardı. Doktorlardan biri durdu, yüzüme baktı.
-Sen allerji olmuşsun. Hemen git yandaki eczaneden “Sistral Ampul“ al ve hemen gel.
Yanındaki hemşireye de:
-Sen de hemen bunun iğnesini yap..!  
-Ama doktor bey, yemek paydosu…?
-Yemeği memeği yok..! Ne diyorsam onu yap..!
Hemşire bana kızgın kızgın baktı:
-İlacını al ve hemen yukarı gel..! Sonra dönerek geldiği merdivenlerden çıkmaya başladı.
Biz hemen koşarak eczaneden doktorun söylediği ilacı alıp, hastanenin merdivenlerini ikişer üçer çıkarak hemşirenin yanına geldik. Hemşire küçük bir muayene odasının önünde beni bekliyordu. Elimdeki ilacı verdim. Biz içeri girmek üzereyken, hemşire bir eliyle Adem’in içeri girmesini engelleyerek;
-Sen dışarda bekleyeceksin! Bana dönerek:
-Sen de gir içeri ve hemen pantolonunu biraz indir. İğne yapacağım… Hemşirenin dediğini yaptım. İçerde bir hasta sedyesi vardı. Ben, bu sedyenin üzerine uzanmayı düşünürken, hemşire;
– Hayır, iğneni ayakta yapacağım.
-Ayakta mı? Nasıl olacak..?
-Şimdi görürsün, diyerek sağ kalçamda açtığı yeri önce alkollü pamukla sildi, daha sonra iğneyi kalçama bir sapladı ki, gözlerimden yaş geldi. Bir yandan da konuşuyordu:
-Abur cubur ne buldunsa yersen işte böyle olur..! Dün akşam balık filan bir şey yedin mi?
– Evet yedim…
-Başkaları da yediler mi?
– Dün akşam sadece ben balık ve midye tava yedim. Arkadaşlarım yemediler.
Neyse hemşirenin canımı yaka yaka yaptığı iğne işi bittikten sonra, elinde geri kalan beş ampulü de bana uzattı;
– Al bunları da, her gün bir eczaneye giderek iğnelerini ol..! Yoksa düzelemezsin ona göre… Şimdi evine git ve yat. Bu ilaçlar uyku getirir… diyerek çıktı gitti.
Üstümü başımı düzeltip dışarı çıkarken, duvarda asılı küçük bir aynaya gözüm ilişti. Bir de baktımki, yüzüm harita gibi her tarafı kıpkırmızı… Adem’e;
-Yüzüm ne biçim olmuş… Kıpkırmızı… Neyse… Benim eve gidip yatmam lazımmış. Alerji de dün akşamki balıktan olmuş. Keşke et ve balığı hiç karıştırmasaydım. Ama olan oldu bir kere… Şimdi 5 gün bu iğneleri olmam gerekiyor…
İstanbul’a ne düşüncelerle gelmiş, ama daha ilk günden nelerle karşılaşmıştım. Karşılaştığım olaylara ben de çok şaşırıyordum. Beş gün daha iğne olmam gerekecekti. Bu hiç hesapta yoktu. Bu da demekti ki, bu beş gün içerisinde herşey yiyip içemeyecek, istediğim gibi gezemeyecektim. Aslında on gün daha buradaydım. Ama herşey böyle ters giderse, iğneler biter bitmez doğru köyüme geri dönecektim.

KÖYE DÖNÜYORUM
…Ve öyle de yaptım. Beşinci günün sonunda, daha tatil bitmeden, arkadaşlarımla vedalaşarak, geldiğim gibi bir akşam üzeri tekrar Haydarpaşa’dan trene bindim ve gerisin geriye köyüme doğru yola çıktım. Yolculuk sırasında, aklımda, İstanbul’dan ayrı kaldığım bu beş ay içinde, doğup büyüdüğüm bu şehire yabancılaştığım vardı. Neden böyle bir duyguya kapılmıştım. Neden tekrar köyüme geri dönmek istiyordum. Bu sorulara bir cevap arıyordum ama bir türlü doğru bir cevap da bulamıyordum. Bence, kış günü evinde tek başına; ana yok, baba yok, temizlik yapan, yemek hazırlayan kimselerin olmaması, beni köye geri dönmeye zorlamış olabilir. Köyde evimde de tek başımaydım, ama öğrencilerim vardı. Günlerim onlarla gülüp oynamakla, okuyup yazmakla çok çabuk geçiyordu. Öğrencilerim tam olarak düzgün bir Türkçe ile konuşamasalar da onlarla çok iyi anlaşıyorduk. Onlara gitarım ile şarkılar öğretmiştim. Gitar çalmam çok hoşlarına gidiyordu. Onları gitarım ile bir araya çok kolay topluyordum. Gitar çaldığım zaman tüm çocuklar bir sessizlik içinde beni can kulağı ile dinlerlerdi. Bu ders yılı ilk defa olarak o köyde “23 Nisan Çocuk Bayramı“nı kutlayacaktık. Tatil öncesi şiir okuyacak olan çocukların defterlerine ezberlemeleri için şiirler yazmıştım. Spor hareketleri yaptıracaktım. Öğrettiğim şarkılar türküler vardı. Sesi güzel öğrencilere şarkı söyletecektim…Bir kaç tane folklor dansı da öğretecektim. Belki de bütün bunlar beni tekrar köye geri dönmeye zorluyordu. Ama sonuçta tekrar köyüme geri dönüyordum. Bu kısa zaman içinde köyüme çok bağlanmıştım. Gözümün önüne karlar altındaki okulum, köyüm, köyün muhtarı Tevfik, Osman Emmi, Cevcet, Kürt Bekir, Şevket Ağa, sağlık ocağındaki çirkin hemşire geliyor, kendi kendime gülerek tren yolculuğuna devam ediyordum. Müsameremizde neler yapabilirdim, onu düşünüyordum. Köye dönünce hazırlık yapmak için çok zamanım olacaktı. Gerekli malzemeleri bulmak biraz zor olacaktı ama, olsun… Bu 23 Nisan’da mutlaka bir müsamere yapacaktım. Bu kesindi. Müsamerelerde bir öğretmenin en büyük zorluğu, bir müzik enstrümanı çalamamak veya çalan birini bulmaktır. Benim öyle bir sorunum yoktu. Bu konuda her zaman bana bu nimeti verdiği için Allah’ıma sonsuz şükretmişimdir…Bir ara uyumuşum. Müsamerenin o kadar etkisinde kalmışım ki, rüyamda bile müsamere yapıyorduk. Salon çok kalabalıktı. Şarkılar, türküler söylendikten sonra, sıra spor hareketlerine geldi… Çocuklardan biri salto yaparken, yere düştü ve hareketsiz kaldı. Hepimiz yanına koşup onu tekrar canlandırmak istedik ama, ama nafile… Çocuk canlanmadı. Panik içinde sınıfta oradan oraya koşmaya başladım. Arkamdan çocuğun annesi, babası ve diğer konuklar da koşuyorlardı. Bunlardan biri beni kolumdan tuttu sallamaya başladı… Bir uyandım ki ter içinde kalmışım…Etrafıma bakındım. Kompartımanın içi yine insanlarla dolmuştu…Bir tanesi gülerek;
-Arkadaşım kötü bir rüya gördün herhalde. Sayıklıyordun… Ben de seni uyandırdım.
-Teşekkür ederim, sağol, iyi yapmışsın. Kötü bir rüyaydı… Neredeyiz, burası neresi, nereye geldik..?
Tren, yoluna devam ediyordu. Gece saat üçtü.
-Şimdi Ankara’dan hareket ettik. Biz de yeni bindik. Yerköy’e gidiyoruz.
-Hayırlı yolculuklar.
Kompartımana yeni gelenler de ben yaşlarda gençlerdi. Bir halk oyunları grubunun gösterisine katılmak için Yerköy’e gidiyorlarmış. Öbür arkadaşları da yan kompartımandaymışlar. Ben daha gördüğüm kötü rüyanın etkisi altındaydım. Aklım hala o rüyadaydı. Acaba müsamereye spor gösterisi koymasam mı diye düşünüyordum. Onu da zaman ve çocukların kaabiliyetleri gösterecekti. Gece karanlığında dışarısı pek görünmüyordu. Elimi cama siper edip dışarıya bakınca her tarafın bembeyaz bir kar örtüsü ile kaplı olduğunu gördüm. Benim için kış yine geri gelmişti… Galiba biraz da kar yağıyordu. Aklıma köy yolu geldi. Acaba Kemah’da mı insem, yoksa Erzincan‘ a mı devam etsem diye düşündüm. Kemah’da insem, yol belki biraz daha kısaydı ama, bu kar kıyamette yol kamyon üstünde hiç çekilmezdi. İlk geldiğim günkü gibi Erzincan’da inip otobüsle Refahiye’ye, oradan da yürüyerek köye gitmeye karar verdim. Böyle düşünürken uyumuşum. Yine konuşmalara uyandım. Kompartımandaki gençler inmek için hazırlık yapıyorlar, bavullarını çantalarını raflardan indiriyorlardı. Yerköy’e yaklaşıyorduk. Sabah olmuştu. Sonsuz bir beyazlığın içinde dağlar, tepeler, köyler gözümün önünden akıp, akıp gidiyorlardı. Bu beyazlığı seyrederken, o senelerde herkesin dilinde olan ve Belçikalı sanatcı Adamo’nun söylediği “ Her Yerde Kar Var“ şarkısı aklıma geldi. Öğretmen Okulundayken okul orkestramızla Bolu’nun öbür ucunda olan, kız öğretmen okuluna gider, okulun salonunda toplanan kız öğrencilere konser verirdik. Son konserimizde “ Her Yerde Kar Var“ şarkısını çalarak büyük alkış almıştık. Hiç unutmuyorum, biz müzik yaparken bazı kızlar  askıda asılı olan ceketlerimize, gitar çantamıza, özel eşyalarımıza süslü, parlak kağıtlara yazılmış ve bizlere arkadaşlık teklif eden mektuplar bırakırlardı…Biz yazanların kim olduklarını bilmez, onları tanımazdık bile… Hey gidi günler hey… O zamanlar orkestrada müzik yapmak bir ayrıcalıktı. Bolu’da ki diğer okulların arasında tek bizim okulumuzun orkestrası vardı. Beş arkadaş siyah pantolon, siyah boğazlı kazak giyerek sahneye çıkar, müzik yapardık. Özel insandınız. İlgi odağıydınız…Müzik, herkesin yapmak istediği, fakat yapamadığı Allah vergisi bir nimetti. Güzel günlerdi o zamanlar.

KAR YOLLARI KAPATTI
Nihayet tren yavaşladı ve durdu. Folklorcu gençler de öbür kompartımandaki arkadaşları ile güle oynaya ellerinde çantaları ile indiler. İstasyonda yine simitciler, börekciler, çaycılar yolculara yiyecek ve içecek satıyorlardı. Ben de iki börek ve bir şişe de limonata alarak, sabah kahvaltısını yapmış oldum. Kompartımanda yine yalnız kalmıştım. Dışarıyı seyretmekten başka yapacak bir şey yoktu. Kış bütün Anadolu’yu sarmış, tabiat derin bir uykuya dalmıştı. Yakınından geçtiğimiz köylerin evlerinden ince bir duman çıkıyor, treni seyreden çocuklar ve köylüler trene el sallıyorlardı. Arasıra trenin düdüğü acı acı çalıyor, sanki herkese, insanları gurbete ve çok uzaklara götürdüğünü bildiriyordu. Bence o zamanlar her makinistin kendine öz bir çalış makamı vardı. Çünkü makinist o makamı kendi bulur, eliyle çektiği ip ile, buhara o şekilde yön vererek, aynı bir nefesli sazmış gibi, o acı ve hüzünlü sesleri çıkarırdı. Her makinist o kadar güzel bir makam veremezdi tren düdüğüne… Belki, bu da bir kabiliyet meselesiydi…Demir yolu sağ tarafa doğru hafif dönünce sonsuz beyazlık içinde ilerleyen dev bir canavar gibi öndeki lokomotif görünür, bacasından çıkardığı kapkara dumanların etrafa yayıldığını görürdünüz. Çıkan bu kara dumanlar hemen dağılmaz, tren geçip gittikten sonra da bir müddet havada kalır, yavaş yavaş dağılırdı. İşte böyle yollar katediliyor, varacağınız yere yaklaşıyordunuz. Biz de, akşam üzeri Kayseri’ye, oradan sabaha karşı Çetinkaya’ya öğlenden sonra da yarım metre karla örtülü olan Erzincan’a geldik. İlk geldiğim günkü gibi aynı otele gidip bir oda kiraladım. Yakındaki bir hamama giderek bol su ile yıkandıktan sonra yemek yiyip yattım.  Sabah erkenden otobüs ile Refahiye’ye gidecektim. Ama geceleyin daha çok kar yağmış, yollar tamamen karlarla dolmuştu. Hala da kar yağıyordu. Kahvaltıdan sonra otobüs yazıhanesine gittim. Sabah otobüsünün kardan dolayı iptal olduğunu, yollar açılırsa ancak öğlen otobüsünün hareket edeceğini söylediler. Ben, akşam üzeri köye gidebilirim derken, şimdi de kardan yollar kapanmıştı. Daha fazla üşümemek için tekrar otele geri döndüm. Hala lapa lapa kar yağıyor, yolları tamamen kapatıyordu. Otel görevlisi, elinde kocaman bir kürekle kapının önünü açmaya çalışıyor, beş dakika sonra kapının önü hiç temizlenmemişcesine yine kar doluyordu. Bu karda Erzincan ile Refahiye arasındaki 2.700 metre rakımlı  Çimen Dağı’nı aşmak çok kolay olmayacaktı. Yani, benim 5 ay önce motorla çıkamadığım dağ… Aslında Erzincan 1.200 metre yüksektir. Fakat Refahiye’ye gitmek için bu dağı aşmak zorundaydık. Eğer şehirde bu kadar kar varsa o dağların başı kimbilir nasıldır..? Öğlen olmuştu. Otobüs şirketine giderek saat kaçta hareket edeceğimizi sordum. Benim düşündüğüm gibi, otobüsün bu karda gitmesinin mümkün olmayacağını, hava bu gece biraz yumuşarsa yarın sabah belki bir otobüs kalkabileceğini söylediler. Keşke trenden Kemah’ta inip orada bulduğum ilk araç ile jandarma karakolunun önünde inerek köye varabilirdim. Ben böyle düşünürken oradaki görevlilerden biri;
-Ancak Kemah üzerinden köyünüze daha rahat gidersiniz. Kemah yolu daha düzgündür. Çünkü yol Fırat Nehri’nin yanından gider. Yarım saat sonra Kemah’a bir otobüs var. Oradan da Refahiye‘ ye başka bir araçla gidebilirsin. Bu karda Çimen Dağı’nı aşmak çok zordur. Yol ancak haftaya açılır. Kemah’a gitmek istersen acele et, otobüsü kaçırma.
-Bilet nereden alacağım?
-Otobüste parayı muavin toplar, ona verirsin.
Hemen otele gidip odamdan küçük el çantamı alarak görevliye otelden ayrılacağımı bildirdim, Anahtarı vererek, yağan karın altında karlara bata çıka otobüs terminaline gittim, Kemah otobüsünü buldum. Otobüs daha şimdiden dolmuştu. Arkalarda bulduğum bir yere geçip oturdum. Anlaşılan Refahiye yolcuları da bu otobüse binmişlerdi. Tanıdık biri var mı diye bakındım, ama kimseyi göremedim. Otobüs, köylerine giden insanlarla doluydu. Hepsi başlarında şapkaları, paltolarına sımsıkı sarınmış, üşümemek için de birbirlerine iyice sokulmuşlardı. Ben arkalarda yaşlı bir adamın yanına oturmuştum. Selamlaştıktan sonra, bana bilmediğim bir dilde birşeyler söyledi. Ne dediğini hiç anlamıyordum. Ona;
-Ne dediğini anlamıyorum amca, Türkçe konuş benimle .
– …
Önümdeki koltukta oturan genç bir bayan geriye dönerek bana;
-Size nereye gidiyorsun diye soruyor.
Başında siyah bir bere olan, beyaz yüzlü simsiyah saçlı, yanakları soğuktan kıpkırmızı olmuş, 18 – 19 yaşlarındaki bu kıza şaşkınlıkla bakarak;
-Bu adam neyce konuşuyor?
-Kürtce…
-Sen hem Türkçe, hem de Kürtçe mi biliyorsun…?
-Evet…Biraz da İngilizce biliyorum.
-Sen, İngilizce de mi biliyorsun?
-Evet
Şimdi yanımdaki adamı bırakmış, önümdeki koltukta oturan bu kızla ilgilenmeye başlamıştım. İngilizce bildiğine göre okumuş tahsilli biri olmalıydı. Hangi okula gittiğini soracaktım ki, şoför otobüsün motorunu çalıştırdı, otobüsün içi motorun gürültüsü ile doldu. Biraz sonra da hareket ettik. Kız da önüne döndü. Şimdi sadece siyah mantosunun üzerine, beresinin arasından dökülmüş olan uzun siyah saçlarını görüyordum. Yanımda oturan adam dilini bilmediğimi anlayınca artık benimle konuşmuyordu. Sol yanımdaki koltukta, yaşlı bir kadın ve torunları olduğunu tahmin ettiğim genç bir delikanlı oturuyor, arasıra yanımdaki adama bilmediğim bir şeyler söylüyorlardı. Daha sonra yaşlı kadın uzanarak, yanımdaki adama, çantasından çıkardığı dürülmüş yufka verdi. Bana da bir parça uzattı ama benim karnım tok olduğu için almak istemedim. Önümde oturan genç kıza doğru uzandı ve bir şeyler söyledi. Kız da bana dönüp;
-Bu teyze senin için ekmeği niye almıyor diye soruyor. İçinde tulum peyniri varmış. Çok lezzetliymiş.
-Sen de yiyecek misin?
-Evet… Bana da verdi, bak, ben de yiyeceğim.
-Peki o zaman. Ben de alayım. Sonra yerim… Teşekkür ettiğimi de söyleyiver…
Genç kız kadınla bir şeyler daha konuştu. Hangi dil olursa olsun, dil bilmek çok güzel bir şeydi…Keşke ben de her hangi bir yabancı dil bilseydim diye düşündüm. O sırada muavin para toplamak için ön taraftan yanımıza doğru geliyordu. Genç kızın yanına geldi;
-Nereye gideceksiniz?
-Tekçam jandarma karakolunda ineceğim.
Şaşırmıştım…Ben de orada inecektim. O kızın orada ne işi vardı? Belki de asker nişanlısı veya subay babası falan vardır diye düşündüm. Genç kız parasını verdi. Yanımda oturanlar Kemah’a gideceklermiş. Onlar da ücretlerini ödediler. Sıra bana geldi…
-Sen nerede ineceksin..?
-Ben de Tekçam karakolunda ineceğim.
Deyince önümdeki genç kız da, muavin de dönüp yüzüme baktılar. İkisi de çok şaşırmışlardı. Muavine parasını verdikten ve o yanımdan uzaklaştıktan sonra, önümdeki genç kız hayretle dönüp bana baktı;
-Sen de mi karakolda ineceksin?
-Evet…?
-Orada birini mi ziyaret edeceksin…?
-Hayır…?
-Peki…Niçin orada ineceksin..?
Sorma sırası şimdi bana gelmişti:
-Sen de mi orada ineceksin? Karakolda birini mi ziyaret edeceksin? Nişanlını falan mesela…?
-Ben nişanlı falan değilim..!
-Eee..Ne yapacaksın orada?
-Sen ne yapacaksın…?
-Ben köye gideceğim.
-Ben de köye gideceğim.
-Hangi köye gideceksin?
-Sen hangi köye gideceksin..?
Biz böyle konuşurken, ön tarafta oturanlar bir çığlık attılar, biz daha ne olduğunu anlamadan, otobüs bir o yana bir bu yana yalpaladı, sonra olduğumuz yerde döndük ve büyük bir gürültü ile yan taraftaki hendeğe karların içine yuvarlandık. Otobüs bizim oturduğumuz sağ tarafa doğru yan yattı. Herkeste bir panik. bir korku…Ben yanımdaki adamın üzerine, yanımdaki koltukta oturanlar da benim üzerime devrildiler. Otobüste bir bağırış, bir çığırış başlamıştı. Kimi şoföre bağırıyor, kimi karlara buzlara küfür ediyordu. Ne olduğunu hala anlayamamıştık. Bir çarpışma sesi filan duyulmadı. Büyük ihtimalle otobüs buzlanma sebebiyle kaymıştı. Zorla yerimizden doğrulduk.Yanımdaki adam hafif yaralanmıştı. Sağ omuzu,  yan koltuktakiler ve benim ağırlığım ile cam tarafına sıkışmıştı. Kendi dilinde bir şeyler söylüyor, canının yandığı belli oluyordu. Sıkıştığı yerden çıkmasına yardım ettim. Önümde oturan genç kız koltukta yalnız oturduğu için ona bir şey olmamıştı. Bende de çok şükür bir şey yoktu. Sağa yatmış otobüsün ön kapısından güçlükle dışarı çıktık. Yanımdaki adamın acısı çoktu herhalde ki, eliyle omuzunu ovuyor, hafif hafif inliyordu. Otobüsteki herkes inmiş yağan karın altında titreşip duruyorlardı. Yapacak bir şey yoktu. Başka bir ağır araç gelip de otobüsü çekmezse buradan çıkamaz, bu dağın başında kalırdık. Biraz solumuzda gürül gürül akan Fırat’ın sesi kulaklarımıza geliyor fakat onu yağan kardan göremiyorduk. Allah’tan Fırat Nehri tarafına devrilmemiştik. Yoksa Allah korusun hiç birimiz kurtulamazdık. Biraz ilerde mantosuna sımsıkı sarılmış, korkudan ve soğuktan titreyen kızın yanına gittim. O da çok korkmuştu. Bu arada şoför ve muavin otobüsü hendekten çıkarmaya çalışıyorlar ama tekerlekler karın içinde boşa döndüğü için yerinden bile kıpırdatamıyorlardı. Hepimiz kardan adam gibi, bembeyaz olmuştuk. Sığınacak hiç bir yer yoktu. Ancak yoldan geçecek bir kamyon otobüsü çekip çıkarabilirdi. Hepimiz, nispeten daha az kar olan yolun üzerinde duruyor, el ve ayaklarımızla ısınma hareketleri yapıyorduk. Yarım saat sonra, bizim geldiğimiz yönden bir motor sesi duyuldu. Hepimiz ümitle o tarafa doğru baktık. Virajdan yağan karın altında tomruk yüklü kocaman bir kamyon göründü. Kamyon geldi geldi, yavaşladı,  şoför ve muavin el salladılar ve kamyonu durdurdular. Otobüs şoförü kamyon şoförünün yanına  giderek ona bir şeyler söyledi. Kamyondan elinde kalın bir ip olan biri indi. Kamyon da biraz ilerleyip tekrar geri geri gelerek otobüsün önüne iyice yaklaştı. Kamyondan inen adam elindeki kalın ipin bir ucunu karları temizleyerek otobüsün altına, diğer ucunu da kamyonun arkasına bağladı. Şoför otobüse binerken;
-Haydi herkes otobüsün arkasından itsin, yardımcı olsun..!

ASLI
Yarım metre karın içinde biz nasıl koca otobüsü itelim derken, kamyonun çekmesiyle otobüs yerinden oynadı. Öndeki çeken kamyon ve otobüsün kendi gücü ile otobüs tekrar yolun üzerine çekildi. Otobüsün önüne ip bağlayan adam, sanki hiç bir şey olmamış gibi otobüse bağladığı ipini toplayıp tekrar kamyona bindi ve kamyonla birlikte gözden kaybolup gitti. Hava kararmaya başlamıştı. Hiç vakit kaybetmeden hemen otobüse bindik. Otobüsün sağ tarafı hafifce ezilmişti. Yanımda oturan adam ve ailesi beraber oturmak için en arka kanepeye gitmişlerdi. Benim yanım boş kaldığı için, korkusundan olacak genç kız benim yanımda oturmak istedi. Bu sefer yanyana oturduk. Onu şimdi daha iyi görüyordum.Yanakları soğuktan daha da kızarmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu… Ellerinde ki ıslak eldivenleri çıkarıp, ellerini önce nefesiyle ısıtıyor, daha sonra çaprazlama olarak, koltuk altlarına sokarak ısıtmaya çalışıyordu. Otobüs tekrar hareket etti. Ama bu sefer şoför çok yavaş ve tedbirli gidiyordu. Biraz önceki hızından hiç eser yoktu. Bu beklenmedik olay 2 saat gecikmemize sebep olmuştu. Kaza heyecanımız geçtikten sonra genç kız;
-Eveet… Nerede kalmıştık? Sen hangi köye gideceksin?
-Ben Erecek Köyü’ne gideceğim. Ya sen…? Sen Hangi köye gideceksin..?
Yüzüme şaşkınlıkla bakmaya başladı. Biraz da kekeleyerek;
-Erecek Köyü’ne mi? Sen kimlerdensin? Ben seni daha önce hiç görmedim. Yalan demiyorsun değil mi?
-Hayır… Neden yalan söyleyeyim? Ben o köyün öğretmeniyim. Söyle bakalım…Sen nereye gideceksin?
-Ben mi..? …Ben de Erecek Köyü’ne gideceğim.
-Erecek Köyü’ne mi? Peki…Sen kimlerdensin? Kime gidiyorsun?
-Topal Osman’ı tanır mısın? Osman emmi derler..?
-Osman emmi mi..? Tabi tanırım. Çanakkale gazisidir.
-İşte ben onun torunuyum.
-Yoksa sen onun anlattığı torunu Aslı mısın..?
-Aaa… Sen benim adımı da nerden biliyorsun?
-Dur, dur hemen kızma… Dedene gittiğimde bana senden bahsetmişti. Sen Erzincan Kız Sanat Okulu’nda okuyorsun, şimdi de bu tatilde dedeni ziyarete gidiyorsun değil mi?
-Evet…Dedemi ziyarete gidiyorum. Onu çok severim. Benden başka kimsesi yoktur. Gazilik maaşının büyük bir kısmını okumam için bana gönderir, beni okutur. Dedeme çok şey borçluyum. Allah ondan razı olsun…Ben de tatillerde kar demem, kış demem onu ziyaret ederim.
Aslı böyle anlattıkca Osman emmiye sevgim ve saygım daha da artıyordu. Demek ki insanlar hiç belli olmuyormuş. Köylülerin konuşmadığı bu adam tek bacağıyla hak ettiği bu gazilik maaşını torunu ile paylaşıp onu okutuyordu. Bunu köydeki tam sağlıklı insanlardan kaç kişi yapardı…? Mesela zengin ve varlıklı Şevket Ağa… Öz kızını okula göndermemek için her yolu denemiş, kızını kara cahil biri olarak bırakmış, üstelik benden sahte bir okur yazar belgesi de istemişti…Sanki kızı, o belge ile okur yazar olacakmış gibi… Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Aslı’nın beni dürtmesiyle kendime geldim.
-Sen ne zamandan beri bu köydesin?
-Buraya geleli beş ay oldu. Beş aydır bu köydeyim. 105 öğrencim var.
-Erzincan’da ne yaptın?
-Trenden indim.
-Ne treni…?
-Ben 15 tatile İstanbul’a gitmiştim. Erzincan’da indim. Oradan dönüyorum.
-Ama tatilin bitmesine daha bir hafta var. Niçin erken döndün ki?
-Uzun hikaye…Başka zaman anlatırım. Peki sen niye bütün tatilini dedenin yanında geçirmedin? Bir hafta sonra geliyorsun?
-Bir hafta tatili okulda ders çalıştım. Yatılı okuyanlar tatilini okulda geçirebilirler. Ben de öyle yaptım. Bir hafta dedemde kalıp hafta sonu geri okuluma gideceğim.
Anlatılacak çok şey vardı ama, otobüs yavaşladı ve durdu. Muavin:
-Evet, Tekçam jandarma karakolu… İnenler biraz acale edelim…
Biz hemen yerimizden kalktık, ben küçük çantamı, Aslı da valizini aldı. Herkese hayırlı yolculuklar diledikten sonra ön kapıdan karların içine indik. Kar dizlerimize kadar geliyordu. Otobüs yavaş yavaş hareket ederek, yoluna devam etti. Karakol biraz ilerdeydi. Yağan tipiden yürümekte çok zorluk çekiyorduk. O saate kadar konuşmaktan bu alaca karanlıkta köye nasıl gideceğimiz hiç aklımıza gelmemişti. Ellerimizde çantalarımız, yürüye yürüye karakola kadar geldik. Kapının içindeki nöbetci kapıyı açtı ve elektrikle aydınlanan karakoldan içeri girdik. Üstümüzdeki karları temizledikten sonra nöbetciye;
-İyi nöbetler… Biz Erecek Köyü’ne gideceğiz ama bu karanlıkta gitmek pek kolay olmayacak. Bize yardımcı olur musunuz? Ben köyün öğretmeniyim. Bu bayan da köydeki dedesini ziyarete gidiyor.
-Biraz bekleyin. Ben komutana haber vereyim. Onunla konuşun.
Biz böyle konuşurken, kapılardan birinden 25 – 26 yaşlarında esmer, uzun boylu bir üst çavuş çıkarak yanımıza geldi. Önce benimle, sonra da Aslı ile tokalaşarak;
-Adım Murat, Bu karakolun komutanıyım… Konuştuklarınızı duydum. Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Aslı: – Biz Refahiye’ye gidecektik ama yollar kapalı olduğu için Kemah otobüsüyle buraya geldik. Erecek Köyü’ne gidiyoruz. Bu karanlıkta köy yolu tehlikeli olur diye buraya geldik…Benim dedem de bir zamanlar sizin gibi askermiş. Yani ben de bir asker torunuyum.
-Senin deden kim…? Tanır mıyım…?
-Topal Osman…Osman emmi derler köyde. Bir bacağını Çanakkale’de bırakmış…Çanakkale gazisidir. Tanır mısınız?
-Osman emmi demek ki senin deden… Tabi tanırım Osman emmiyi… Onu kim tanımaz ki..? Murat üstçavuş bana dönerek: 
-Siz bu bayanın eşisiniz herhalde…
-Hayır, hayır… Ben onun eşi değilim… Ben köyün öğretmeniyim. Aslı hanımla aynı otobüsteydik. Bugün tanıştık. Aynı köye gidiyoruz. Otobüs yolda kaza yapınca da bu saatlere kaldık.
-Siz merak etmeyin. Bir yolunu buluruz… Bu karanlıkta köye gidemezsiniz. Bu gece bizim misafirimiz olun, yarın da yola çıkarsınız.
Aslı: –Burada askerlerin yatakhanesinde mi yatacağız??? Hayır ..! Bu imkansız..!
Komutan Aslı’nın sözlerine uzun uzun güldü.
-Hiç öyle şey olur mu? Bizim dediysem, siz benim misafirim olacaksınız. Bir öğretmen ve bir gazi torununu bu kar kıyamette sokakta bırakmayız herhalde…Benim nöbetim biraz sonra bitecek. Evim uzak değil. Birlikte gideriz, bize misafir olursunuz. Evimiz müsait. Eşim de buna çok sevinir. Siz şimdi sıcak birer çay için, biraz sonra da çıkarız.
-Ahmet misafirlerimize çay yapın, içleri ısınsın…  Karnınız aç mı? Hemen size iki yumurta kırsınlar…Ne dersiniz?
Aslı: -Aç ama yemeklerimiz var. Teşekkür ederiz. Çay yeterli olur.
Aslı’ya doğru eğilerek:  –Benim yemeğim falan yok. Niçin yemeğimiz var dedin ki?
-Var ya… Otobüsteki kadın sana yufka dürümü vermişti, yedin mi onu?
-Hayır yemedim… Ben onu unutmuşum…
Diyerek paltomun cebinden kağıda sarılı dürümü çıkardım. Çaylar gelince de bir güzel karnımızı doyurduk.
Doğrusu, çaylar  ilaç gibi gelmiş, elektrik ışığı da içimizi aydınlatmıştı. Karakol, bu kış günü sıcacıktı. Askeler bize çay getiriyor, ellerinden gelen bütün yakınlığı eksiksiz gösteriyorlardı. Biraz sonra Murat üstçavuş kalın asker parkasını giyinmiş olarak yanımıza geldi, beylik tabancasını da beline, deri bir palaska ile parkasının üzerine takmıştı.
-Haydi, hazırsanız gidebiliriz. Benim nöbetim bitti.
Çayımın son yudumunu da içtikten sonra, paltomu ve şapkamı giyerek ayağa kalktım. Aslı çoktan hazırlanmıştı bile… Dışarı çıktık. Kar hafiflemiş, gökyüzünde bulutlar arasından parlak bir dolunay çıkmış, ay ışığında karlı tabiat sihirli bir görünüme bürünmüştü. biraz önceki kar fırtınasından hiç eser yoktu. Etrafta ara sıra ağaçların dallarından dökülen karların sesi duyuluyordu. Bu sessiz güzellikten büyülenmiştim… Komutanın evine giden yol karların arasında bir patika gibi olmuştu. En önde komutan, arkasında Aslı en arkadan da ben geliyordum. Biraz ilerde bir kaç ışık göründü. Aynı zamanda da kulağıma uzaklarda çalışan bir motorun sesi geliyordu.
Komutan biraz arkasını dönerek:  -İşte şu görünen ev bizim ev. Eşim yemeği hazırlamıştır, bir şeyler yer hemen yatarsınız. Çok yorgun olduğunuz belli…
Aslı kısık bir sesle bana: – Bizi aynı odada yatırmazlar değil mi?
– Daha neler…? Olur mu hiç öyle şey…?
Komutanın evine iyice yaklaştık. Eşi bizi camdan görmüş olacak ki, evin kapısı hemen açıldı.
Komutan, açılmış olan kapının önünde durdu ve sağ kolunu kapıya doğru uzatarak:
-Buyrun, hoş geldiniz… Hanım bak sana tanrı misafiri getirdim.
Komutanın eşi: -Çok iyi yapmışsın bey… Buyrun buyrun içeri girin. Çok üşümüşsünüz…
Hep beraber içeri girdik ama ben hayretler içinde kaldım. Çünkü, elektrik lambasının ışığı ile evin içi apaydınlıktı. Çok şaşırmıştım. Çünkü buralarda elektrik yoktu… Komutan beni öyle şaşkın görünce;
-Akşamları elektrik jenarötörü ile aydınlanıyoruz. Karakoldaki telsiz ve telgraf aletleri de bu  jenarötör ile çalışıyor.Aynı zamanda karakol da aydınlanıyor.
Biz ayakkabılarımızı ve paltolarımızı çıkardıktan sonra oturma odasına geçtik. Masanın üzeri akşam yemeği için donatılmıştı. Odanın öbür tarafında da küçük bir yatağın üzerinde bir çocuk uyuyordu. Yemek masasının arkasındaki duvarın önünde de bir soba gürül gürül yanıyor, odayı ısıtıyordu. Aslı ve ben kenardaki divanın üzerine oturduk.
Komutan: –Sizi eşim ile tanıştırayım… Eşim Esma… Çok güzel yemek yapar. Parmaklarınızı da birlikte yersiniz.
Esma: -Hoş geldiniz, sefa getirdiniz… Bey ne iyi yaptın da tanrı misafirleri getirdin. Yemek hazır. Haydi sofraya buyrun. Yemekte anlatırsınız. 
Yerimizden kalkıp komutanın gösterdiği yerlere oturduk. Esma Hanım, 22 – 23 yaşlarında beyaz tenli, zayıfca, orta boylu, beyaz yemenili, allı güllü şalvarlı tam tipik bir Anadolu hanımıydı. Kendisi aslen Mersinliymiş, komutanın ilk görev yeri olan Taşucu’nda tanışıp evlenmişler, geçtiğimiz baharda da şark hizmetine bu karakola gelmişler. Yemek yerken komutan Esma Hanım’a:
-Aslı Hanım, Erecek Köyü’ndeki Osman emminin torunuymuş. Dedesini ziyarete köye gidiyormuş. Bu bey de köyün öğretmeni. Kemah otobüsünde tanışmışlar. Bu gece bizde kalıp, yarın da köylerine gidecekler… Bu karanlıkta onları göndermedim. Okullar nasıl olsa daha tatil.
Esma Hanım: – Aslı Hanım’ın yatağını yan odaya, öğretmen beyin yatağını da karşı odaya açarım. Biraz soğuk olur ama, yün yorganlarım sizi hemen ısıtır, üşümezsiniz.
Aslı: – Çok teşekkür ederiz…Size çok zahmet verdik…Kusura bakmayın.
Çaylarımızı içtikten sonra Esma Hanım kalktı, sofrayı çabucak topladı, uyuyan çocuğunun açılmış olan üstünü örttü sessizce kapıdan dışarı çıktı.
Komutan: – Eskiden buralarda bir köy varmış. Bir gece nasıl olduysa köyde  bir yangın çıkmış. Bütün evler, ahırlar, huğlar sabaha kadar yanıp kül olmuşlar. İnsanlar evsiz kalmış, hayvanlar telef olmuş. Köyden geriye bir kaç harabeden başka bir şey kalmamış. Köylüler bakmışlar ki burada artık yaşanmaz, harabeye dönen bu köyü bırakıp başka yerlere göçmüşler… Yaşlılar, bir kız yüzünden bir delikanlının bu köyü kundaklayıp yaktığını anlatırlar. Kızın anası, kızı bu yoksul delikanlıya vermeyince olan olmuş. Kız da bu delikanlıyı seviyormuş ama anasının korkusundan bu oğlana kaçamamış. Kızı zorla zengin fakat babası yaşta birine vermişler. Oğlan da buna kızıp köyü ateşe vermiş ve alıp başını kaçıp gitmiş. Uzun zaman aramışlar aramışlar ama delikanlıyı bir türlü bulamamışlar. Sonra yoldan gelip geçenler bu Tekçam denilen yerdeki tek yaşlı çam ağacının dallarında asılmış bir ceset görmüşler. Tanınmaz haldeymiş. kurtlara, kuşlara yem olmuş. Tanınmaz bir hale gelmiş. Her yere haberler gönderilmiş, jandarmalar gelmiş. Tanıyan biri çıkar diye köylere haber gönderilmiş ama nafile… Tam ceseti defnedecekleri gün… 
Bu sırada kapı açıldı ve Esma Hanım içeri girdi:
– Yataklarınız hazır. Gözlerinizden uyku akıyor. Haydi gidin yatın isterseniz… Sohbetinize yarın kahvaltıda devam edersiniz,
Esma Hanım haklıydı. Çok yorgunduk. Gerçekten de gözlerimizden uyku akıyordu. Komutana “ İyi geceler, Allah rahatlık versin“ dedikten sonra, Esma Hanım önde, arkasında Aslı odadan çıktık. Aslı hemen yan taraftaki odaya girdi, ben de karşıdaki odaya “ İyi geceler “ diyerek girdim ve yün yatağın içine hiç soyunmadan girip yattım… O gece çok karışık rüyalar gördüm. Hatta kendini ağaca asan o delikanlı rüyama girdi…Bana“ – Öğretmen abi, vallahi köyü ben yakmadım. Benim üzerime attılar. Vallahi ben suçsuzum… İnan bana… Ben yakmadım… Ben yakmadım…
Ağlayan bir çocuk sesiyle uyandım. Camdan içeri parlak bir güneşin ışıkları giriyor, odayı aydınlatıyordu. Çocuğun ağlama sesi kesilince yataktan kalktım. Camdan dışarıya baktım. Komutan karların içinden karakola doğru gidiyordu. Hemen kapıyı aralayıp hole doğru bakınca, Aslı’yı gördüm:
– Günaydın Aslı,  hayırlı sabahlar.
– Günaydın.
Sesimizi duyan Esma Hanım da kucağında çocuğu ile, dün akşam oturduğumuz odadan dışarı çıktı. Güler yüzle:
– Günaydın… İyi uyudunuz mu? Öğretmen bey… Üşümediniz değil mi?
-Günaydın… Hiç üşümedim… Teşekkür ederim. 
Aslı da: -Günaydın… Yatar yatmaz uyumuşum… Yatakların çok rahattı.
– Kahvaltı hazır. Size ekmek de kızarttım. Haydi buyrun.
-Murat komutan gitti mi?
– Evet. Nöbete gitti… Dünkü gibi sabah 8, akşam 8 nöbetine gitti. Haftaya gece nöbetine dönecek. Size çok selam bıraktı. Yolları düşerse bana mutlaka uğrasınlar dedi. Kahvaltıyı konuşarak yaptık. Onlara da doğup büyüdüğüm İstanbul’u anlattım. Aslı da Esma Hanım da İstanbul’un adını duymuş, ama görmemişlerdi. Beni şaşkınlıkla ve sessizce dinledikten sonra Aslı;
-Günün birinde ben de İstanbul’a gideceğim, iş bulup orada çalışacağım…  Ben komutanın anlattığı o yangın hikayesini çok merak ettim. Bize bu sabah anlatacağını söylemişti…? Sen devamını biliyor musun Esma abla…?
-Öbür buluştuğumuzda size kendisi anlatır. Haydi siz kahvaltınızı bitirin. Yolunuz uzak. Köye ancak öğlenden sonra varırsınız. Bunu da alın. İçinde börek var. Bu sabah yaptım. Yolda yersiniz…
Kahvaltıdan sonra teşekkür ederek kalktık giyinerek kapının önüne geldik. Esma Hanım‘ a tekrar teşekkür ederek, komutana da çok selam bırakıp, köyün yoluna çıktık. Dünkü karlı havadan eser yoktu. Pırıl pırıl parlayan güneşin altında köye doğru yürümeye başladık. Gecenin soğuğundan karlar donmuş, yürürken ayaklarımızın altından sesler çıkıyordu. Bizden önce gelip geçenlerin bıraktığı izleri takip ediyorduk. Ara sıra karşıdan gelenlere raslıyor, bir bana bir Aslı’ya bakıp soğuk bir selam vererek, yanımızdan geçiyorlardı.
Aslı: -Tamam şimdi köydeki dedikoduları dinle… Herkes biri bine katarak anlatır.
-Ne yapmalıydık…? Sen bu karda tek başına mı köye gitmek isterdin..?
-Hayır öyle demek istemedim. Burası köy yeri. İstanbul gibi değil… Buralarda herkes birbirini tanır. Kim ne yapar, bilirler.
-Biz kötü bir şey yapmadık ki. Ne derlerse desinler…
-Senin bir sevdiğin falan var mı…? Okulundaki arkadaşlarından falan…?
-Niçin soruyorsun?
-Hiç… Laf olsun işte…
-Peki senin bir sevdiğin var mı…?
-Yok… Hiç olmadı ki… Hem sonra kızların okuduğu bir okulda… Nasıl olsun…? …Senin okulunda kızlar var mıydı?
-Evet vardı.
-Aynı sınıfta beraber mi otururdunuz?
-Evet.
-Gerçekten mi?
-Evet… Ne var bunda şaşıracak…?
-Kızlar nerede yatarlardı…? Aynı yerde mi yatardınız…?
-Hayır, kızlar okulda yatmazlardı. Okuldan sonra evlerine giderlerdi. Bunları bana niçin soruyorsun…?
-Hiç. Sadece merak ettim de ondan…  Ama bir kız arkadaşın olmuştur mutlaka…?
-Evet oldu, ama öyle gerçek anlamda değil. Ben gitar çalardım, o da şarkı söylerdi. Sesi çok güzeldi…
-Ne…? Sen gitar da mı çalıyorsun?
-Evet.
-Ah keşke ben de çalabilseydim. Ne iyi olurdu…
-Sen şarkı biliyor musun…?Söyleyebilir misin…? Sesin güzel mi?
-Bilmem …Hiç denemedim. Ama okulda çok şarkı söylemiştim.
-Köye gidince ben çalarım, sen de söylersin…Tamam mı? Ama ben sana başka bir şey soracağım. Annenle babanla görüşüyor musun? Nerede oturuyorlar?
Aslı’nın neşeli yüzü birden değişti, kaşlarını çattı:
-Bu konuda konuşmak istemiyorum. Bana bir daha onları sorma… Beni yapayalnız bırakıp giden benim annem olamaz.
Keşke annesini sormasaydım diye düşündüm. Ama Osman emmi bana başka türlü anlatmıştı… Neyse… Hemen hemen bir saattir yürüyorduk. Köye az kalmıştı. Allah’tan hava düzelmiş, kar durmuştu. Aslı birden durdu, geri döndü:
-Dedem sana annem hakkında neler anlattı?
-Çok bir şey anlatmadı. Sadece beni görmeye gelmiyor dedi. O kadar…
-Bir daha bu konuyu açmayalım olur mu?
-Peki açmam olur…
-Sen köye gelince hemen okula mı gideceksin?
-Evet… Başka nereye gidebilirim ki?
-Ya, n’olur, önce beraber dedeme gidelim, çok sevinir…Ha, ne dersin..?
-Peki, olur öyle yapalım. Önce dedene gider gönlünü alırız.
-Daha sonra ben de seninle okula gelebilir miyim? Okulunu çok merak ediyorum.
-Olur… Dedenden sonra da okuluma gideriz.
-Bu köyde daha ne kadar kalmayı düşünüyorsun? Hep burada mı kalacaksın?
-Bilmiyorum ama belki yaz tatilinde askere gider, askerliğimi yaparım. Senin okulun ne zaman bitiyor?
-Ben de bu sene sonu mezun olacağım, ama staj yapmam gerekiyor. Ondan sonra da iş bulmalıyım.
-Sen hangi bölümde okudun, hangi mesleği seçmiştin?
-Kadın giysileri bölümünü bitiriyorum. Bir dikiş atölyesinde staj yapmam gerekiyor.
Biz böyle konuşa konuşa köye iyice yaklaşmıştık. Köy artık görünüyor, masmavi gökyüzünün altında beyaza bürünmüş evlerin bacalarından ince bir duman çıkıyordu. Ara sıra havlayan köpeklerin sesi, bu sessizliği bozuyor, köyün sokaklarında oynayan çocukların seslerine karışıyordu. Osman emminin evi köyün  girişine yakın bir yerde olduğu için ilk önce onun evine uğrayıp oradan da okula gidecektik. Aslı da öyle istemişti. Eve geldik. Aslı önden gidip kapıyı açtı ve içeri girdi. Aynı anda içeriden birbirini çok özlemiş iki insanın sevinçle birbirlerine bazen Türkçe bazen Kürtçe olarak söyledikleri sözler duyuluyordu. Ben hala avludaydım. Bir ara Aslı’nın;
-Bak sana kimi getirdim… Dediğini duyarak geri döndüm. Osman emmi kapının önünde beni görünce heyecendan, tek bacağı üzerinde biraz sallandı, düşecek gibi olduysa da Aslı onu tutarak destek oldu. Çok şaşırmıştı.
-Ooo… Öğretmen, sen de mi geldin? Ne zaman geldin…? Hoş gelmişsin, buyur içeri gel.
-Hoş bulduk, Osman emmi, hoş bulduk… Bak sana torununu getirdim. Otobüste karşılaştık… Dünya ne kadar küçük değil mi Osman emmi…?
-Aslı’yı sen mi getirdin?
Gözlerini kırpıştırarak, bir benim yüzüme, bir de Aslı’nın yüzüne hafif bir tebessümle bakıyor, bu beraberlikten bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Acaba bir şeyler mi oluyordu…?  
-Onun gibi bir şey… Dedim ya, tesadüfen otobüste karşılaştık… Tekçam’dan buraya da beraber geldik.
-Hadi içeri girelim, sıcak çay var hem konuşur, hem de bir şeyler yeriz.
-Osman emmi ben sizi rahatsız etmeyeyim. Aslı ile konuşacaklarınız vardır… Ben gideyim…?
Aslı; -Gel önce bir çay içelim, bir şeyler yiyelim, sonra beraber okula gideriz.
İçeri girdik. Alev alev yanan ocağın karşısına oturduk. Esma Hanım’ın yolda yememiz için verdiği börekleri yememiştik. Aslı onları alarak bir tabağın içine koydu, yanan ocağın közleri üzerinde ısıttı ve çay bardaklarının bulunduğu tepsinin üzerine koydu. Osman emmi börekleri kimin yaptığını sorunca, Aslı ona dün olan olayları, otobüs kazasını, karakolu, kumandanı, Esma’yı her şeyi bir çırpıda anlattı. Osman emmi merakla ve dikkatle Aslı’yı dinledikten sonra, kumandanın başka bir şeyler anlatıp, anlatmadığını sordu. Aslı önce Osman emminin ne demek istediğini anlamadı. Daha sonra kumandanın çok eskiden oralarda yanan bir köyden bahsettiğini söyleyince, Osman emmi derin bir iç geçirerek;
-Demek anlattı… Ağaca asılı birinden de bahsetti mi? diyerek, sigara tabakasından bir sigara çıkartarak ocağın közleriyle yaktı. Yüzü yine çok acılı bir hal almıştı.
Aslı: -Dedecim, sen o hikayeyi biliyor musun…? O zamanlar sen burada mıydın? 
Osman emmi hiç cevap vermedi…Sanki orada yokmuş gibi, gözleri bir noktaya dikilmiş, kaşları çatık, yüzü asık bir halde sessizce oturuyordu. Çok üzgün bir hali de vardı. Biz hiç ses çıkarmadan ona bakıyor, niçin böyle durduğunu anlamaya çalışıyorduk. Ocakta yanan ateşin sesinden başka bir ses yoktu odada… Aslı yalnış bir şey söylediğini düşünerek, bir bana, bir dedesine bakıyor, bu sessizlikten bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Biraz sonra Osman emmi kımıldadı, sigarasının son nefesini de havaya üfledikten sonra…
-Yirmi sene kadar önceydi… Fadime’den olan oğlum Veli’nin gönlü, aşağı köyden bir kıza düşmüş. Onu çok seviyormuş. Utancından bana hiç bir şey anlatmazdı. Belki de tek bacaklı Osman’ın oğlu olmaktan da utanıyordu… Bilinmez… O zamanlar kızın anası, kızı için büyük başlık parası istiyormuş. Benim halim belli… Parasızlık başa bela. Kıt kanaat gazi maaşıyla geçiniyoruz. Bir gün Veli utana sıkıla bana açıldı, derdini anlattı… Sevdiği kızı kaçıracağını söyledi. Ben karşı çıktım. Gidip yolu yordamıyla isteyelim, biraz daha sabret dedim. Dedim ama beni hiç dinlemedi. Kızı başkaları da istiyor, onlar almadan ben alıp kaçıracağım dedi ve gitti… Gidiş o gidiş. Onu son görüşümüz oldu. Veli, yani senin dayın bir daha dönmedi. O gece aşağı köyde bir yangın çıktı. Tüm köy kısa bir zamanda yandı kül oldu. Sonra bir duyduk ki, aşağı köyü Veli yakmış dediler… Aslında, Şevket Ağa’nın verdiği başlık parasını geri almak için, adamlarının gizlice kızın evine girip, verdikleri başlık parasını çaldıkları, izleri kalmasın diyerek de kızın evini yaktıkları, fakat rüzgarın etkisiyle de bütün köyün yandığı anlatılır… Bir kaç gün sonra jandarmalar köye gelip, ağaçta asılı bir erkek cesedi bulunduğunu ve kimlik tesbiti için gelip bakmamız gerektiğini bildirerek, bizi aşağı köye çağırdılar ama ben bu tek bacağımla, ona ancak mezarlıkta yetişebildim. Veli’yi son olarak mezarının başında gördüm… Oğlumu kızı alan öbür tarafın adamlarının öldürdükleri kesin, ama delil olmadığı için olayı ört bas edip kapattılar. Veli öldüğü ile kaldı…  Sonradan da duyduk ki, Veli’nin sevdiği kızı, Şevket Ağa’nın büyük oğlu Bilal almış. O günden sonra bu köye hiç gelmez, buraya uzak başka bir köyde yaşarmış.
Biz hayretten donup kalmış, ne diyeceğimizi bilemeden, şaşkınlıkla Osman emmiye bakıyorduk. O aynı dalgın duruşuyla oturuyor, alev alev yanan ateşe gözlerini kırpmadan bakıyordu…
Aslı: – Dedecim üzülme ben…
Osman emmi, yavaş yavaş Aslı’ya döndü, sağ elinin şahadet parmağını ağzına götürerek “sus“ işareti yaptı… Tekrar o durgun ve düşünceli haline geri dönerek;
– Dur…! Daha bitmedi… Daha kötüsü de var… Fadime var ya, hani şu Şevket Ağa’nın karısı Fadime… O da kim biliyor musun…? O… Veli’nin annesi Fadime… Yani üç yaşındaki çocuğunu yatağında bırakıp, zengin Şevket Ağa ile kaçan ilk karım Fadime… Veli’nin ölümüne kılını bile kıpırdatmamış… Halbuki Veli onun da oğlu idi… Dünya bu kadar acımasız, merhametsiz ve insafsız insanlarla dolu. Şevket Ağa’nın parayla yanında tuttuğu adamları da karısını çoluk çocuğunu benden korumak içindir. Hiç birisi yalnız başlarına sokağa çıkamaz. Onları öldürürüm diye korkarlar…Acaba ben onların kirli kanları ile ellerimi kirletir miyim…? Onların cezalarını Allah verecektir, buna inanıyorum…
Aslı ağlamaklı bir sesle:
-Dedecim,bunları bana daha önce niçin anlatmadın, bu kadar sene sonra anlatıyorsun…?
-Ne değişirdi kızım? Anlatsaydım belki bu kadar sene üzüntüden okuyamazdın da. 
Dedikten sonra Aslı, iki elini yüzüne kapatarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben şaşkınlık içinde kalmış, Osman emmiye mi, Aslı’ya mı bakacağımı şaşırmıştım. Aslı ayağa kalktı, elleri yüzünde ağlaya ağlaya koşar gibi dışarı çıktı. Osman emmi Aslı’nın arkasından;
-Vah yavrum vah… Çok üzüldü yavrucak… Keşke anlatmasaydım, ama günün birinde başkalarından duyacaktı… O zaman da bana niçin söylemedin diyerek kızacaktı.
Ben de biraz sonra yerimden kalkarak dışarı çıktım. Aslı avludaki bir ağaca yaslanmış sessiz sessiz ağlıyordu. Teselli etmek için, üzülmemesini ve günün birinde nasıl olsa bu gerçekleri öğreneceğini söyledim. Biraz sakinleşince;
-Hadi dedene git elini öp, gönlünü al. Bak akşam oluyor, karanlığa kalmadan okula gidelim…
Aslı mendilinle yüzünü gözünü sildikten sonra, Osman emminin yanına gittik. Aslı dedesinin elini öptü, gönlünü aldı ve okula gitmek üzere dar sokağa saptık.