FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA… 4. Bölüm (Roman-Biyografi)

 

HIRSIZ VAR
Yavaş yavaş akşam oluyor, karanlık basıyordu. Yerdeki karlar iyice donmuş, yürürken ayakkabılarımız yerdeki buzlardan gıcırdıyordu. Köyün dar sokaklarından konuşmadan yürüdük. Hala Osman emminin anlattıklarının tesiri altındaydık. Yaşlı adamın başından neler geçmişti. Hiç kimsenin tahammül edemeyeceği olaylar, bu Çanakkale gazisinin başına gelmiş, baskılara rağmen elini kimsenin kanına bulamamıştı. Oğluna yapılan haksızlık ise katlanılır gibi değildi. Bir bakıma Allah ona sabır vermiş, kimsenin lafına kanıp da, ona kötülük yapanlara karşı kanunsuz bir iş yapmamıştı. Aslı’nın ne düşündüğünü bilmiyordum ama, onun da dedesini düşündüğünden hiç şüphem yoktu. Biz böyle konuşmadan okula doğru yürüyorduk. Karşımızdan bize doğru iki kadın geliyordu. Kadınlardan biri, bize meraklı gözlerle baştan ayağa bakarak yanındakine;
-Bu bizim öğretmen değil mi kız..? İstanbul’dan gelirken bir de gelin getirmiş galiba baksana…?
Öbürü;
-Getire getire bu çirkin kızı mı getirmiş…? Şuna bak hele… Bulamamış mı başka birini…?
Aslı bir ara durdu. Onlara bir şey söyleyecekti, ben kolundan çekerek;
-Hadi yürü… Bırak ne derlerse desinler. Aldırma yürü sen…
Aslı kadınlara çok sinirlenmişti.
-Duymadın mı ne dediler… Ben onların ağızlarını kapatırdım ama bırakmadın…Cahil şeyler… N’olucak…
-Tamam tamam hadi yürü sen…
Okulun bahçesine girmiştik. Anahtarla önce, okulun arka tarafındaki lojmana giren kapıyı sonra da odamın kapısını açıp tam içeri girecektik ki, odanın içinden yüzüme buz gibi soğuk bir rüzgar esti. İçimden, “Eyvah giderken camı açık unutmuşum“ diye düşündüm. Ama her tarafı iyice kapattığıma emindim. İçeri adımımı attım, gözlerim karanlığa alışınca gördüklerime inanamadım. Odamın arka bahçeye bakan camı açıktı, daha doğrusu cam kırılmıştı. Kaç gündür  aralıksız yağan  kar, açık camdan odamın içine yağmış, yer ile camın bulunduğu duvar arasında 45 derecelik bir de tepe meydana getirmişti. Odamı öyle buz gibi  ve içine kar yağmış bir durumda görünce bütün isteğim, kuvvetim, iyi niyetim kayboldu. Yerde duran bavulum darmadağın edilmiş, içindekiler etrafa saçılmış, bazıları da odama yağan karın altında kalmıştı. Aslı da arkamdan içeri girince gördükleri karşısında küçük bir çığlık atarak, hayretler içinde, iki eliyle de yüzünü kapatmıştı. Karanlıkta pek öyle herşey gözükmüyordu. Şaşkınlıkla duvardaki gaz lambasını yaktım. Ortalık aydınlanınca odanın hali de ortaya çıktı. Odama, ben İstanbul’da iken hırsız girmiş, en önce bavulumun içindeki Atatürk kumbarasını açmış ve içindeki donatım bedelinden arta kalan 700 lirayı, o kocaman el fenerimi, fotoğraf makinemi ve hatta o pille çalışan küçük plastik oyuncak arabayı bile götürmüştü. Bir öğretmene yapılabilecek en büyük kötülüğü bu hırsız yapmıştı bana. Ben, bir sürü zorluk içinde o köyün çocukları için elimden geleni yaparken, bir hırsızın evime girmesi beni çok üzmüştü. Büyük bir ihtimalle hırsız bu köydendi. Benim varımı yoğumu bilen biriydi. Çünkü çalınan şeyler bu köylülerin bildikleri şeylerdi. Acaba hırsız okula da girmiş miydi…? Okulun anahtarı muhtarda olduğu için okula giremedik. Büyük bir üzüntü içinde okuldan çıkıp muhtarın evine doğru yürümeye başladık.
Aslı; -Ben muhtarın evine gelmeyeyim. Eve gidip dedemle biraz konuşur, hasret gideririz, istersen, odana hırsız girdiğini de anlatırım… Sen şimdi okulda da yatamazsın… İstersen sonra gel, bizde yat.
-Teşekkür ederim Aslı… Ama uygun düşmez… Belki muhtarlarda kalırım. Önce okula bir gidelim de… Haydi sen daha fazla karanlığa kalmadan evine git. İstersen yarın görüşürüz… İyi akşamlar dedene de çok selam söyle.
Muhtarın evine doğru yürümeye başladım. Aklımda hep o odama giren hırsız vardı. Bu olaydan sonra içime bir sıkıntı, daha doğrusu bir isteksizlik düştü. Bu olay beni köyden de soğutmuştu. Ağlayacak gibi oluyordum. Hiç aklıma gelmeyen bir durumla karşılaşmıştım. Bu güne kadar İstanbul’da bile hiç kimse benim bir şeyime tenezzül edip de bir şeyimi çalmamıştı. Yazın askere gitmeyi aklıma koydum. Ama herşeye rağmen okulda müsamere yapacaktım. Böyle düşüne düşüne muhtarın evine kadar geldim. Kapıyı çaldım. Kapıyı yine muhtarın büyük kızı açtı.
-Hoş geldin öğretmen bey. Buyur içeri gir. Babam yukarda.
-Babana söyle de biraz aşağı gelsin.
Muhtarın büyük kızı koşarak merdivenleri çıktı. Biraz sonra muhtar aşağı geldi. 
-Ooo… Öğretmen bey hoş geldin… Ne zaman geldin?
– İyi akşamlar Tevfik emmi…Biraz önce geldim… Geldim ama, pek de hoş gelmedim.
-Hayırdır, bir şey mi oldu..?
-Evet hem de hiç hoş olmayan bir şey oldu… Odama hırsız girmiş.
-Hırsız mı girmiş…?  
-Evet… Odanın arka camını kırıp içeri girmiş. Tüm eşyalarımı da talan etmiş…
-Okula da girmişler mi?
-Bilmiyorum. Okulun anahtarı sende… Haydi gidip bakalım.
-Okulun anahtarını alıp hemen geliyorum…
Alaca karanlıkta muhtarla okula doğru, karların donmuş olan yerlerine basa basa, yola çıktık. Daha fazla karanlığa kalmadan bir an önce okula gidip zarar tesbiti yapmamız gerekiyordu.
-Senden neler almışlar bakabildin mi?
-İlk görebildiğim kadar Atatürk büstünü kırıp  içindeki 700 lirayı almış…Para yok…  Senin gördüğün siyah büyük el feneri, fotoğraf makinem, hatta hani mavi küçük pilli bir oyuncak otomobil vardı ya, onu bile almışlar.
Böyle konuşa konuşa okula geldik. Okulun kapısını muhtar getirdiği anahtar ile açtı. Alaca karanlıkta okulun içine girdik. Kırık dökük bir şey görünmüyordu. Camlar sağlamdı. Kapılara da dokunulmamıştı. Müdür odasında da bir şey yoktu. Hırsız veya hırsızlar bilinçli olarak sadece benim odama girmişler, yokluğumdan da faydalanarak rahat rahat bu hırsızlığı yapmış veya yapmışlardı…
-Hocam gel bir de senin odana bakalım… Muhtarla beraber okulun kapısından çıktık, okulun yan duvarını dönerek benim lojmana giren kapıdan içeri girdik. Odanın kapısını açınca yine yüzümüze soğuk bir rüzgar çarptı. Biraz önce yanık bıraktığım gaz lambasının fitilini açarak odayı aydınlatınca, odadaki hasar ve zarar ortaya çıktı. Muhtar kırık camı ve odanın içine yağmış ve küçük bir de tepecik oluşturmuş karlara bakarak, şaşkınlıkla;
-Hocam ne yapmış böyle bu namussuzlar, elleri kırılasıcalar…? Böyle bir şey bir öğretmene yapılır mı…? Ne hale getirmişler odayı…! Hocam sen merak etme en kısa zamanda odanı eski haline getiririz. Zararını da ödemeye çalışırız…
–Jandarmaya ne zaman haber verelim?
-Aman hocam jandarmayı filan bu işe karıştırmayalım. Nasıl olsa yapan veya yapanları bulamazlar. Köyün adını boşu boşuna kirletmeyelim. Hatta bundan hiç kimseye de bahsetmeyelim. Aramızda kalsın. Bu güne kadar böyle bir hırsızlık vakası bu köyde olmamıştı. Ben ihtiyar heyetiyle konuşur, zararını karşılamaya çalışırım. Ne dersin…? Jandarmayı falan çağırma… Olur mu?
-Peki bütün bu yapılanlar, yapanların yanına kar mı kalacak…? Benim kötü gün için biriktirdiğim para ne olacak?Olur mu hiç öyle şey.?
-Sen jandarmaya haber versen, hırsızın yakalanacağına inanıyor musun…?  …Ben inanmıyorum..!
-Sen öyle diyorsan belki de öyledir ama, ortada çalınan büyük bir para var. O para ne olacak…? O para benim gelecek garantimdi… Hırsız belki yakalanır, belki yakalanmaz. Yani işlediği suç onun yanına kar mı kalsın diyorsun…?
-Hocam ben yarın hemen ihtiyar heyetini toplar, onlarla konuşur, senin zararını karşılamaya çalışırız. Bir gün daha bekle… Bu gün zaten geçti. En kötü durumda yarın jandarmaya birini yollar, buraya getirtiriz. Sen şimdi eşyalarının bir kısmını al odanı düzeltene kadar bizde kalırsın… Hadi al çantanı gel benimle.
Bir kaç şey alarak muhtarla okulun bahçesine çıktık. Arka taraftaki kırılan cama bakmak için camın dibine geldik ama, diz boyu olan kar bütün izleri çoktan kapattığından, tekrar muhtarın evine gitmek için yürümeye başladık. Yine hafif hafif kar atıştırıyordu. Uzun bir zaman sessizlikten sonra muhtar;
-Hocam gerçekten çok üzücü bir durum. Seni çok iyi anlıyor ve yerden göğe kadar da hak veriyorum. Kusura bakma. Sen yine çocuklarımıza okuma yazma öğret, her şey yine yoluna girer merak etme…
-Muhtar emmi… Ben kararımı verdim…!
-Karar mı…?  Ne kararı verdin…? Jandarmaya mı haber vereceksin…?
-Hayır…! Ders yılı sonunda askere gideceğim. Bir daha da bu köye gelmeyeceğim. Ama daha önce kendime verdiğim bir sözüm var. Gitmeden de, tüm anne babalar ve öğrencilerim ile bir 23 Nisan Çocuk Bayramı hazırlayıp öyle gideceğim…
-23 Nisan müsameresi mi…? O nedir…?
-23 Nisan Atatürk’ün Çocuklara armağan ettiği milli bir bayramımızdır… Her şeye rağmen çocuklarla o bayramı  yaptıktan sonra askere gideceğim.
-Öyle deme be hocam… Okul yine öğretmensiz mi kalacak..? Sen de bırakıp gidersen çocuklarımızı kim okutacak?
-Ben askere gidince yerime başka bir öğretmen verirler merak etme… Benim bıraktığım yerden o devam eder. Mart ayında askerlik şubesine müracaat edeceğim. Kesin olarak da ne zaman gideceğim belli olur. Yaz tatilinden sonra da yerime yeni bir öğretmen verirler sanırım…
Böyle konuşa konuşa muhtarın evine geldik. Yine ilk gece kaldığım odayı bana verdiler. Odamın camı takılana kadar burada kalacaktım…  

              ***
Cumartesi günü, odamın camı onarıldığı için lojmana gelmiştim. O gün ihtiyar heyeti toplanmış, bu hırsızlık olayı hakkında görüşmüşler, fakat köyün parası olmadığı gerekcesiyle benim zararımı karşılayamamışlardı. Rica ederek jandarmaya haber vermememi istemişler, ben de bu kış günü, ifade ver, git gel, olmasın diye, jandarmaya haber vermekten vaz geçmiştim. Aslında muhtar haklıydı. Hırsızı veya hırsızları bulmak pek de kolay olmayacaktı. Köyden şüphelendiğim kimse de yoktu. Ama kararım kesindi: Bu köyde fazla durmayacaktım…
Odayı toplarken hafifce lojmanın kapısı çaldı. Gidip kapıyı açtım. Gelen Aslı’ydı.
-“Allaha ısmarladık“ demek için gelmiştim. Müsait misin?
-Evet, gelsene içeri.
-Hayır girmeyeyim. Yarın Erzincan’a dönüyorum. Pazartesi okullar açılıyor. Okula dönmem lazım. Akşama bize gelir misin? Börek yapacağım. Birlikte yer, hem de biraz konuşurduk…?
-Olur gelirim tabi… İşlerimi bitirir gelirim. Deden nasıl, iyi mi…?
– O da iyi, çok selamı var.
-Tamam o zaman akşama görüşürüz.
Aslı gittikten sonra darmadağın edilmiş bavulumu biraz düzeltmek için kaldırıp çalışma masamın üzerine koydum. Yerdeki kilimler yağan kardan hala ıslaktı. Atatürk büstünün altındaki kumbara bölümünün kilidi kırılmış, kapağı açık öylece duruyordu. Tam bu sırada  bavuldan yere, henüz daha kurumamış olan kilimlerin üzerine birşey düştü. Yere düşen şey, gitarım için getirdiğim yedek gitar tellerinin paketi idi. Onu almak için eğildiğimde masanın altında parlak bir şeyin olduğunu görünce elimi uzatıp aldım. Bu, içinde bir kaç tane sigara olan, parlak bir sigara tabakasıydı. Bu da nereden çıkmıştı? Ben sigara kullanmıyordum. Bu benim değildi… Mutlaka birisinin cebinden masanın altına düşmüş olmalıydı… Elimde evirip çevirdim, gözüme pek de yabancı gelmiyordu… Ben bu sigara tablasını bir yerde görmüştüm… Ama nerede…? Önce aklıma gelmedi. Daha sonra bunu  Cevcetle “kız bakmaya“ giderken onun elinde görmüştüm. Yolda bu tabakayı cebinden çıkarıp bana da sigara ikram etmiş, ben almayınca da kendisi bir sigara çıkarıp yakmıştı. Onun sigara tabakası benim masamın altında ne arıyordu…? Yoksa…? Yoksa …? Bu hırsızlık işiyle onun bir alakası mı vardı acaba…? Yoksa bu hırsızlığı o mu yapmıştı? Her şey olabilirdi. Onunla konuşmalı, bunu bana açıklamasını ondan istemeliydim… Kapıyı kapatıp dışarı çıktım. Hava soğuk, fakat kuruydu. Akşam olmak üzereydi. Önce Cevcet’in evine gittim. Evde kimse yoktu. Kapılarını çalarken yandaki komşu;
-Hocam buyur birini mi arıyorsun?
-Evet Cevdet’e bakmıştım, ama evde yok galiba.
-Cevdet geçen hafta bavulunu alıp, çıktı gitti. Daha gelmedi.
-Nereye gitti biliyor musun?
-Hayır, bilmiyorum. Gideceği yeri söylemedi.
-Annesi, babası nerede, onlar da mı yoklar?
-Onlar da, kızı doğum yapmış, kızlarının yanına gittiler.
Süphelerim gittikce artıyordu. Cevcet’in böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyordum ama hiç belli olmazdı… Binbir düşünce içinde muhtarın evine geldim. Kapıyı yine muhtarın kızı açtı… “Bu da hep kapının dibinde mi duruyor nedir“ diye düşünürken, yukardan muhtarın sesi duyuldu:
-Kim geldi gııı…?
Yüzüme bakıp gülerek:
-Öğretmen geldi öğretmen.
-Gelsin… Yukarı gelsin.
Yine muhtarın kızı önde, ben arkada yukarıya çıktık. Muhtar beni merdivenin başında bekliyordu.
-Hocam hoş geldin. Buyur gel. Nasılsın, odanı toparladın mı? Neler yaptın…?
-Muhtar emmi seninle konuşacaklarım var.
Ben muhtarın kızına bakarak;
-Ama yalnız konuşmamız gerek.
Muhtar kızına ; -Hadi bize birer kahve yap kızım,  diyerek onu aşağıya gönderdi.
-Muhtar emmi bu söyleyeceklerim ikimizin arasında kalacak, aydınlanana kadar hiç kimseye bir şey söylemeyeceksin. Tamam mı…?  
-Tamam da ne oldu…? Bu telaşın niye? Hayırdır inşallah…?
Cebimden sigara tabakasını çıkarıp muhtara gösterdim.
-Odamı toplarken bunu buldum.
-Bu ne?
-Bu bir sigara tabakası.
-Evet görüyorum. Kimin o…?  
-Benim değil.
-Kimin peki…?
-Bunu odamda masamın altında buldum. Ben izine gitmeden de orada mıydı, yoksa ben izindeyken mi birisi oraya düşürdü…? Ne demek istediğimi anladın mı?  
Muhtar tabakayı eline alıp baktı, içini açtı, kapattı, bana geri uzatırken;
-Kimin olduğunu biliyor musun?
-Kesin olarak bilmiyorum, ama bu tabakayı bir kere görmüştüm…
-Gördün mü…? Kimde görmüştün, hatırlıyor musun..?
-Evet hem de çok iyi…
-Çok iyi mi..? Kimde görmüştün…?
-Bu tabaka Cevcet’in elindeydi. Geçen ay onunla sağlık ocağına gidiyorduk, bana da sigara vermek istemişti. O zaman görmüştüm. Çok iyi hatırlıyorum.
-Yani…Yani bu işi Cevcet mi yaptı diyorsun?  
Biz böyle kısık sesle konuşurken muhtarın kızı elinde kahve tepsisi ile yavaşca yukarı çıkmış, ne konuştuğumuzu duymak için sessizce yanımıza gelmişti bile. Onu görünce mevzuyu hemen değiştirip;
-İstanbul çok güzeldi. Arkadaşlarımı, akrabalarımı gördüm, geldim. Muhtarın kızı:
-Babacım biz de gideriz değil mi İstanbul’a . Beni de götürürsün değil mi…?
Muhtar başından savarcasına:
-Olur olur seni de götürürüm…Annene söyle, yemek hazırlasın. Sen de git annene yardım et.
Muhtarın kızı anlamsız anlamsız yüzümüze bakarak merdivenlerden aşağı inip gitti.
-Bunu Cevcet’in elinde gördüğüne emin misin? 
-Evet, eminim, ama kimseyi de suçlamak istemiyorum.
-Gel gidelim şu Cevcet ile bir konuşalım. Bakalım o ne diyecek?
-Cevcet evde yok. Buraya gelmeden önce onun evine gittim. Evde yoktu. Gitmiş.
-Gitmiş mi? Nereye gitmiş?
-Gitmiş işte… Yan komşusu geçen hafta bavulunu alıp gittiğini söyledi. Ama nereye gittiğini söylememiş.
-Evde annesi, babası kimse yok mu?
-Onlar da, kızları doğum yapmış, kızlarının yanına gitmişler. Yani evlerinde hiç kimse yok.
-Galiba bu işi kimin yaptığı belli olmaya başlıyor. Ben de onu çoktandır görmüyordum. Demek ki kaçtı. Yoksa bu kar kıyamette nereye gidecek…? Sen onu en son ne zaman görmüştün biliyor musun?
-En son…?  Tatilden bir kaç gün önce bana gelmişti. Biraz oturup gitti. Fazla kalmadı.
-Jandarmaya haber verelim mi? Onu hemen bulur getirirler.
-Sen demiyor muydun jandarmaya haber verme diye… Şimdi de başka şey söylüyorsun. Ne yapacağımı ben de şaşırdım. Bilmiyorum. Biraz bekleyelim. Belki köye gelir. Hemen suçlamayalım.
-Ama bu durumda bütün şüpheler onun üzerinde toplanıyor.
-Doğru, bu sadece bir şüphe. Kesin olan bir şey yok ki… Bence,  biraz daha bekleyelim… Cevcet’i görmeden bir şey yapmayalım. 
-Peki hocam sen bilirsin.  

      ***
Muhtarla konuştuktan sonra Osman emmiye gitmek için dışarı çıktım. Hava aniden soğumuş, yine kar yağmaya başlamıştı. Öbür gün okullar açılacak bir sürü çocuk yine uzak dağ köylerinden bu kar kıyamette karlara bata çıka binbir zorlukla okula gelmeye çalışacaklardı. Çocuklar üç beş kişilik gruplar halinde, bazen de köylerinden bir büyüğün gözetiminde okula gelirler, onları getiren kişi bir evde misafir olur akşamleyin de çocukları alır tekrar köylerine dönerlerdi.Tatilin son günleri hava kuru ve güneşliydi. Artık kış gidiyor, çocuklar okula daha rahat gidip gelecekler diye sevinirken, bu kar yağışı da nereden çıkmıştı…? Kışın zorluğunu ben de çok çekiyordum. Camları bile soğuktan buz tutmuş buz gibi odada sabah karanlığında erkenden kalkıp, önce kendi sobamı, daha sonra da bahçeyi dolaşarak, sınıfın sobasını yakıyordum. Bu anlattıklarım, sıfırın çok altındaki derecelerde oluyordu. Köy yaşamı yalnız yaşayan biri için hiç de kolay bir yaşam biçimi değildi… Öğrencilerimi, köylüleri seviyordum. Ama bu hırsızlık olayı beni her şeyden soğutmuştu. Bir öğretmene yapılmaması gereken, çok çirkin bir davranıştı. Keşke olmasaydı…  Belki bende de çok hata vardı. Çünkü her şeyi evime gelenlerle paylaşmış, onlara anlatmıştım. Bir keresinde bu Atatürk büstünü görenlere, bunun aynı zamanda bir kumbara olduğunu, içinde de birikmiş biraz param bulunduğunu ben kendim söylemiştim. Tecrübesizlik işte… Ben evde yokken bunun için evime girip de çalacaklarını nereden bilebilirdim ki…? Artık olan olmuştu.
Osman emminin evine gelmiştim. Avludan içeri girdim, karların altında kalmış odunların ve kapkara isli tandırın yanından geçip kapıyı çaldım. Kapıyı Aslı açtı. İçerden mis gibi bir börek kokusu geliyordu. Çok acıkmış olduğumu anladım.
-Nerde kaldın…? Seni bekliyoruz. Çok acıktık… Hemen gelecektin?
-Merhaba Aslı, geciktim kusura bakma. Anlatırım sonra…
Ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. Osman emmi her zamanki yerinde oturmuş sigara içiyordu. Beni görünce kalkmak istedi. Ona fırsat vermeden ben onun yanına gidip, elini öptüm. Bu adama karşı içimde sevgiyle karışık bir merhamet ve acıma hissi vardı.
-Osman emmi, merhaba. Görmeyeli nasılsın? Sağlığın sıhhatin nasıl?
-Evlat hoş geldin. Gel şöyle otur…  Allah’a çok şükür bildiğin gibi… İyiyim…
Diyerek bana yanında yer gösterdi. Bir kolunu omzuma koydu:
-Olanları Aslı anlattı. Çok üzüldüm. Hangi şerefsiz yapmış bunu bulundu mu?
-Hayır, Osman emmi. Daha kesin bir şey yok.
Bu arada Aslı tepsinin içinde “Kürt böreği“ denilen el açması yufka ile oldukca kalın olan ve üzerine dövülmüş toz şeker konan böreğini getirdi. Çayları doldurdu. Üzeri koyu kahverengi kızarmış börekleri aç kurtlar gibi yerken, Aslı birden yüzüme bakarak;
-Yarın okula geri dönüyorum. Artık yaz tatilinden önce de buraya gelemem. Bir daha nasıl ve nerede görüşeceğimizi bilmiyorum. Sen bu gün bana, yazın askere gideceğini ve bir daha buraya dönmek istemediğini söyledin. Düşüncen hala aynı mı? Askerliğini yaptıktan sonra bir daha buraya gelmeyecek misin? Eğer öyleyse, bu demektir ki seninle bir daha görüşemeyeceğiz, öyle mi…?
-Sanırım öyle, dediğin gibi olacak. Gelecek ay askerliğe müracaat edeceğim. Büyük bir ihtimalle de yaz tatilinde asker olacağım. Seni ve dedeni tanıdığıma çok sevindim. Keşke bu olay olmasaydı da hep burada sizlerle kalsaydım. Ama insanlar hiç ummadıkları ve beklemedikleri şeylerle karşılaşıyorlar.
Bizi oturduğu yerde sessizce dinleyen Osman emmi;
-Bu arkadaşlığınızı mektup yazarak devam ettirmek istemez misiniz çocuklar?
-Dedecim, iyi diyorsun da yazın benim okulum bitecek, stajım var, kimbilir nerede çalışacağım. Öğretmen kim bilir nerede askerlik yapacak… Ama tabi her şey kısmetle… Allah hayırlısını versin.
-Sen yarın ne zaman yola çıkacaksın?
-Havanın durumuna göre kahvaltı edip çıkarım.
-O zaman seni yolcu etmeye gelirim… Olur mu? İlçeye nasıl gideceksin, yürüyerek mi, yoksa karakolun oradan geçen araçlarla mı?
-Elimde çantam var. Onun için karakolun oradan ilçeye, oradan da otobüsle Erzincan’a giderim.
Osman emmiden ve Aslı’dan müsaade isteyip dışarı çıktım. Aslı da arkamdan kapıya kadar gelmişti. Yüzüne bakınca gözlerindeki üzüntülü, acı ifadeyi gördüm. Erzincan’a geri döneceğine mi, yoksa köyünden ve dedesinden ayrılacağına mı üzülüyordu, bilmiyordum. Bu ifadeyle gözlerime bakarak:
-Kararını değiştirip de bu sene askere gitmeseydin ve köyde kalsaydın çok iyi olacaktı… Çünkü seninle olan arkadaşlığımı devam ettirmek istiyorum. Hani bana yolda sormuştun, “Erkek arkadaşın var mı“ demiştin… Hayır yok…! Olmadı da…Tanıdığım tek erkek arkadaşım sensin… Sen de, askere gidip bir daha gelmeyeceğim diyorsun… Onun için bu arkadaşlığı da devam ettirmek niyetindeyim… Sen de istersen tabi… Bu kağıdı al. Burada okul adresim var. Bana mektup yazarsın. En azından mektuplaşırız. Sen de bana yazarsın değil mi…?
-Aslı bunları yarın sabah yolda konuşalım. Sen de ben de zor bir gün geçirdik. Olur mu…Yarın konuşalım. Şimdilik Allahaısmarladık… İyi geceler. Allah rahatlık versin.
-Sana da…İyi geceler.
Dışarda ince ince bir kar yağıyordu…
 
      ***
Soba bütün gün ve gece devamlı olarak yanmasına rağmen odam hala buz gibiydi. Kilimler daha ıpıslaktı, kurumamıştı. Bir türlü de ısınamamıştım. Muhtar, onlarda istediğim kadar kalabileceğimi ısrarla söylemesine rağmen istemedim. Bütün gece bu hırsızlık olayını, askere gitme işini, Aslı’nın akşam söylediklerini düşündüm. Askere gitme işinden başka aklımda kesin bir şey yoktu. Bir ara odanın soğukluğundan elbiselerimle yattığım yataktan kalkıp yanan sobanın yanına giderek sandalye üzerinde ısınmaya çalıştımsa da yerler hala ıslak olduğu için o da pek fayda vermedi. Artık askere gidene kadar katlanacaktım. Başka bir seçeneğim de yoktu zaten… Geçmek üzere olan sobanın içine bir kaç odun daha attım.  Sandalyeye ters oturarak kollarımı çaprazlayıp sandalyenin arkalığına koydum. Ters oturduğum sandalyede, başım kollarımın üzerinde yarı uyur, yarı uyanık vaziyette otururken içim geçmiş. Bir ara rüya görüyorum sandım… Hafif bir kapı tıkırtısı duyuyor, bense onu rüyamda görüyorum sanıyordum. Başımı kollarımdan kaldırdım… Etrafı dinledim… Gerçekten de yan bahçe tarafındaki lojman kapısı hafif hafif çalınıyordu. Gece yarısı bu da kimdi…? İçime bir korku düştü. Saat gecenin ikisiydi. Tereddütle lambanın fitilini açarak odayı aydınlattım. Bu arada kapının çalınması da kesilmiş, bir sessizlik olmuştu. Kısa bir aradan sonra bu sefer de odanın camı dışarıdan tıklanmaya başladı. Yerimden kalkıp, perdeyi hafifce araladım ki, ne göreyim…? Gelen hiç beklemediğim, aklıma hayalime gelmeyen biri idi… Gelen Cevcet’ti…Gözlerime inanamadım. Perdeyi aralayınca benim bir şey söylememe fırsat vermeden;
-Hocam benim Cevcet… Kapıyı açıver, seninle konuşacaklarım var.
Diyerek camın önünden kayboldu. Biraz sonra da kapı tekrar çalmaya başladı. Elimde gaz lambası, yavaşca gidip kapının arkasından:
-Kim o…!
-Benim hocam, Cevcet…
-Gecenin bu saatinde ne istiyorsun Cevcet? Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
-Biliyorum hocam biliyorum…Seninle konuşmam gereken çok önemli bir şey var. Hadi aç kapıyı da konuşalım.
Bir elimde gaz lambası gidip kapıyı açtım. Yağan kardan her tarafı bembeyaz olmuş Cevcet, kendini içeri attı ve arkasından da hemen kapıyı kapattı. Elindeki torbayı yere bıraktı, ayaklarını yere vurarak üstünü başını karlardan temizledi, ayakkabılarını çıkardıktan sonra yarı ağlamaklı, ellerime sarılarak;
-Hocam beni n’olur affet…! Sana çok büyük bir kötülük yaptım. Çok pişmanım… Mecburdum…
-Ne oldu Cevcet, neye mecburdun? Söylediklerinden hiç bir şey anlamıyorum. Ne kötülüğü…?
-Benimle alay etmiyorsun değil mi? Senin odana camı kırıp, hırsızlık yapmak için giren benim. Paranı, eşyalarını çalıp kaçan o şerefsiz benim… Affet beni. Sana her şeyi anlatacağım.
-Gel içeri. İçerde anlatırsın.
Cevcet önde ben arkada, odaya girdik. Ben yine sandalyeye oturdum, o da yatağın kenarına ilişti. Odanın alaca karanlığında utancından yüzüme bakmaya cesaret edemiyor, bir türlü mevzuya giremiyordu. Beyaz yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuş, ellerini sinirli sinirli ovuşturarak, yere bakıyordu.
-Anlat bakalım Cevcet… Neler oluyor? Nedir bu hırsızlık meselesi? Neden böyle bir şey yaptın? Haydi anlat. Seni dinliyorum.
-Hocam biliyorsun, uzun zaman ilçede bir yerde çalıştım. Fakat beni işten çıkardılar. İş bulamadım. İşsiz kaldım…Bir ay, iki ay, üç ay para kazanamadım. Elimdeki para çok çabuk bitti. Eski iş arkadaşımın tavsiyesiyle birinden faizle borç para aldım. İş bulamayınca da parayı zamanında geri ödeyemedim. Borç aldığım kişi beni tehdit etmeye başlayınca, altı ay kadar önce buraya köye kaçtım. Geçen ay izimi bulmuşlar, Kürt Bekir’e “Cevcet’i bul getir“ diye haber yollamışlar. Bekir de, orada burada beni aradığını söylüyormuş. Bana da bir arkadaşım haber verdi. Sen izine gitmeden bir kaç gün önce, sana borç istemek için geldim ama, utancımdan isteyemedim. İşte, senden dönerken o gece yolda önüme Kürt Bekir çıktı. Beni tehdit etti ve parayı bir hafta içinde vermezsem, ölümlerden ölüm beğenmemi söyledi. Çok korktum ve elinden kurtulmak için, parayı haftaya mutlaka vereceğimi söyleyerek, beni bırakmasını istedim. Zar zor elinden kurtulup eve geldim ama, ertesi gün evimizin biraz ötesinde beni gözetlediğini görünce, anladım ki elinden kurtuluş yok… Parayı mutlaka bir yerlerden bulmam gerektiğine karar verdim. İki gün sonra sen izine gittin. Aklıma, Atatürk büstünün altında kumbara olduğunu ve içinde birikmiş biraz para bulunduğunu söylediğin geldi. Okul köyden çok uzakta olduğu için odana girdiğimi kimse duymayacaktı. Eğer para oradaysa borcumu ödeyecek ve bu beladan kurtulacaktım. İzlerimin hemen kapanması için karlı bir geceyi seçtim. Arka bahçeye bakan pencerenin camını kırarak, elimi içeri soktum, iki kanadı açarak rahatca içeri girdim. Önce senin el fenerinle bavulunun içinde Atatürk büstünü bularak, altındaki kumbarayı senin ekmek bıçağın ile açtım. Parayı alıp saymadan cebime koydum. Daha para edecek bir şey bulmak için bakınırken fotoğraf makineni görüp onu da aldım. Eğer para yetmezse onu da satarım diye düşünmüştüm… Ertesi gün de bavulumu alıp kimseye bir şey söylemeden doğru ilçeye giderek tefecinin bulunduğu yere gittim. Borcumu ödeyip oradan çıktım. Aldıklarımı eksik bile olsa getirip yerine koyacaktım. Ama duydum ki sen izinden erken dönmüşsün. Köye gelmişsin. Hemen karar veremedim. Ancak bu gece gelip senden özür dilemek istedim… İşte her şeyi öğrendin… Beni affedecek misin?
Yerinden kalkıp kapıya doğru yürüdü, kapıyı açtı, gelirken getirdiği torbayı alarak tekrar geriye geldi ve yatağın kenarına oturdu. Torbayı açarak içinden fotoğraf makinemi, el fenerimi ve pilli oyuncak otomobili çıkarıp yanındaki masanın üzerine koydu.
-Bunları da para yetmezse satarım diye almıştım ama, gerek kalmadı. Buyur hepsi burada…
Tekrar ayağa kalkarak cebinden ince lastikle sarılmış küçük bir tomar para çıkardı. Bana uzatarak;
-Hocam, tefeciye borcum 250 liraydı. Faiziyle benden 400 lira aldılar. Onlardan kurtulmak için hiç itiraz etmeden istedikleri parayı verdim ve ellerinden kurtuldum. Geriye 300 lira kaldı. 20 lirasınla yemek yedim. Buyur burada 280 lira var. İstersen beni jandarmaya verebilirsin. Senin bu paran benim hayatımı kurtardı… Sana çok şey borçluyum. Tekrar özür diliyorum. Affet beni hocam… Bunu bana ölüm korkusu yaptırdı. N’olur bütün bunlar aramızda kalsın. Beni ele verme… Sadece senin emanetlerini vermek için geri geldim.
-Cevcet, korkuya kapılarak yaptığın bu kötü davranışı, geri gelerek herşeyi itiraf etmen suçunu biraz da olsa hafifletiyor ama sana ait olmayan bir parayı, eşyayı birilerinin evine girerek alman hiç de doğru bir davranış değil. Bunu senin yaptığını ben biliyordum zaten.
-Biliyor muydun? Nasıl anladın?
Cebimden çıkardığım parlak sigara tabakasını göstererek;
-İşte bundan…! Cevcet önce bir korkuya kapıldı, yüzü gözü renkten renge girerek;
-Onu da nerede buldun…?
-Masanın altında. Karanlıkta yere düşürmüşsün.
-Bunu başka kim biliyor?
-Bir ben biliyorum, bir de muhtar biliyor.
-Muhtar da mı biliyor…? Eyvah… Onun yüzüne nasıl bakacağım şimdi…?  Hocam, dedim ya bütün bunları korkudan yaptım. Parasızlığın ne demek olduğunu sen biliyor musun…?  Peki,  jandarmaya da bildirdiniz mi…?
-Hayır bildirmedik.
-Bildirecek misiniz?
-Yok, bildirmeyiz, artık gerek de kalmadı. Her şey aydınlandı.
-Hocam sana olan büyük bir borcum var. Bu borç boynumun borcudur. Sana bunu bir gün mutlaka ödeyeceğim. Beni ele vermeyeceğini de biliyorum. Ben şimdi gideyim. Gizlice eve girip yatar, yarın gece de kimseye görünmeden köyden giderim. Hocam n’olur beni affettiğini söyle… Buraya geldiğimi de kimse bilmesin.
-Peki Cevcet, söz…! Bütün bunlar aramızda kalacak. Kimse bilmeyecek. Getirdiğin şeyleri de birileri torbayla gece kapımın önüne bırakmışlar der, olayı kapatmaya çalışırım. Eğer köyden gideceksen, al bu 30 lirayı da yanında bulunsun, lazım olur.
Cevdet biraz rahatlamış görünüyordu. Utanarak parayı alıp cebine koydu. Boynuma sarılarak, ağlamaklı bir sesle;
-Allah senden razı olsun hocam. Hayatımı sana borçluyum. Hakkını helal et…
-Helal olsun Cevcet..
Ayakkabılarını giyerek kapının önünde bir daha dönüp bana baktı, bir şey söyleyecek gibi ağzını açtı, fakat vazgeçerek döndü, yağan karın altında karanlıkta kaybolup gitti.  
 
***
Sabahleyin, Aslı’ya verdiğim sözü yerine getirmek için  erkenden kalkıp dışarı çıktım. Gece yağan kar durmuş, güneşin aydınlattığı karla örtülü tabiat, masmavi bu gökyüzü altında bambaşka bir güzelliğe bürünmüştü. Yerlerdeki karlar güneşin ışıltısından birer boncuk gibi parlıyordu. Güneşe rağmen hava çok soğuktu. Biraz sonra bacasından gri bir duman çıkan Osman emminin evine geldim. Avluda elindeki balta ile karların arasında odun kıran Aslı, ayaklarımın karda çıkardığı sesi duyunca bana doğru döndü ve hafif bir gülümseme ile;
-Günaydın… Hoş geldin… Erkencisin…?
-Günaydın Aslı. Ne yapıyorsun böyle sabah sabah bu soğukta? Üşümüyor musun?
-Üşümüyorum. Terledim bile… Dedem için odun kesiyorum. Ona bir kaç gün yeter.
-Hadi sen içeri gir, biraz da ben keseyim.
Aslı kestiği odunların bir kısmını kucağına alarak eve doğru yürüdü. Ben de baltayı elime alıp bir kaç parça odun kesmeye başladım. O sırada kapıda Osman emmi göründü ve bana;
-Evlat bırak odun kesmeyi de gel içeri…!
-Osman emmi hayırlı sabahlar, günaydın. Sana biraz odun  kesecektim…
-Günaydın evlat… Bırak onu da gel içeri. Aslı’nın kestikleri bana uzun zaman yeter.
-Keseyim biraz daha…?
-Gerek yok, gerek yok, gel içeri.
Kesilmiş olan öbür odunları da yerden kucağıma alıp Osman emminin yanına geldim. Koltuk değneğine dayanarak bir elini bana uzattı;
-Hoş gelmişsin evlat. Gel, buyur içeri gir, çay sıcak…
Önde ben arkada Osman emmi içeri girdik. Aslı kahvaltıyı hazırlamıştı bile… Mis gibi bir ekmek kokusu bütün odayı sarmıştı.
Aslı: -Otur, otur… Kahvaltı eder hemen çıkarız… Bu sabaha karşı deprem oldu, duydun mu?
Deprem lafını duyunca içimden bir ürperti geçti. Çünkü, dağ köylerindeki evlerin damları kalın bir toprak tabakasıyla örtülüydü. Damlar hafif bir depremde bile evdekilerin üzerlerine çöker, evde olanlar veya uyuyanlar enkaz altında değil, çöken toprak tavanın altında diri diri gömülerek, havasızlıktan boğulup ölürlerdi. Bu köydeki evlerin bir çoğu da böyle toprak damlıydı. Bu düşüncelerden sonra kendime gelerek, merakla sordum.
-Deprem mi oldu?
-Evet… Duymadın mı…?
-Hayır duymadım. Saat kaçta oldu?
-Saat beş buçuktu… Orta şiddette, fakat kısa sürdü.
Depremi duymadığıma da sevinmiştim. Gece odamın soğuğundan ve Cevcet’le geçen konuşmamızdan sonra, bitap yatıp uyumuş, hiç bir şey de duymamıştım. Cevcet ne yapmıştı acaba…? Evinde mi, yoksa kaçıp gitmiş miydi…..? Her ne olursa olsun, başkasının yokluğundan yararlanıp evine girerek hırsızlık yapmak kimsenin hakkı değildi. Benden aldıklarının hepsini getirmişti, ama gelecek garantim olan o yüklü para benim için büyük bir kayıptı. Belki onun hayatını kurtarmıştı ama zararını ben çekmiştim. Osman emminin beni dürtmesiyle kendime geldim.
-Hoca ne daldın… Birini mi düşünüyorsun…?
-Yok… Kimseyi düşünmüyorum. Öyle dalmışım işte…
Aslı bardağıma bir daha çay koydu. Yufka ekmeğinin arasına peynir koyup sardı ve bana uzattı.
-Hadi bunu da ye de sofrayı toplayıp yola çıkalım…
Kahvaltıdan sonra, Aslı sofrayı çabucak topladı, yerleri süpürdü, Bizi merakla izleyen Osman emminin elini sevgiyle öperek ondan helallik aldı. Boynuna sarıldı. Tekrar kendi dillerinde bir şeyler konuştuktan sonra dedesinin yanaklarından öperken, tek bacağının üzerinde koltuk değneğine dayanarak, zorlukla ayakta duran Osman emmi de Aslı da sessizce ağlıyorlardı. Aslı arkasını dönüp hazırladığı valizini ve mantosunu alarak hızlı adımlarla kapının önüne giderek ayakkabılarını giydi ve dışarı çıktı. Gözleri yaşlı Osman emmi, torununun arkasından bakarken, benim kolumu tutarak:
-Evlat, bak…! Bu kız, çok iyi bir kız. Onu kaybetme sakın… Mektup yaz… Onu bırakma evlat…!
Bir cevap vermeden, Osman emminin elini öpüp, ben de Aslı’nın arkasından dışarı çıktım. Aslı, hala başı önde sessizce ağlıyordu. Osman emmi de bu sırada kapının önüne çıkmış, koltuk değneklerine dayanarak bize bakıyor, arkamızdan el sallıyordu.
Aslı ile yola çıktık. Valizini elinden alıp, yürümeye başladık. Uzun bir müddet konuşmadan yürüdük. Aslı;
-Yarın yine okul hayatı başlıyor. Tatil ne kadar çabuk geçti. Seni tanıdığıma çok sevindim. Şimdi de gidiyorum diye üzülüyorum. Bu bir kaç gün içinde sana çok alışmıştım. Okula gider gitmez sana mektup yazacağım. Sen de bana yazarsın değil mi?
-Olur ama derslerini aksatma sakın… Önce derslerini düşün…!
-Yaz tatilinde askere gitmeyeceksin değil mi? Yazın yine görüşeceğiz… Söz ver bana.
-Aslı bak, bunu daha önce de konuşmuştuk. Askerliğimi şimdi veya sonra nasıl olsa yapacağım. Ne kadar önce yaparsam, o kadar çabuk hayatıma bir yön verebilirim. Anlıyor musun? Aslında ben kararımı verdim. Bu yaz tatili askerliğimi yapacağım. Sana da nereye gideceğimi bildiririm. Merak etme… Bu konuyu da konuşmayalım artık.
Yine uzun bir  sessizlik içinde yol aldık. Arada sırada yanımızdan gelip geçenler yan gözlerle bize bakıyor ve “bunlar da kim“ diye merak ediyorlardı. Biraz sonra karakol göründü.
-Murat komutana uğrayalım mı Aslı? Ne dersin? Bizi görünce sevinir…
-Peki, ama fazla kalmayalım, yolum çok uzak. Geç kalırım sonra.
Karakola geldik. Kapıdaki nöbetciye komutanı görmek istediğimizi söyledik. Ama komutan gece nöbetciymiş. Ancak akşam gelecekmiş. Murat başçavuşa selam bırakıp araç bekleyen bir kaç kişiyle beklemeye başladık. Biraz sonra gelen araca Aslı’yı bindirip, köye geri döndüm.

       ***
Okulların açılacağı gün erkenden kalkıp hem benim, hem de okulun sobasını yaktım. Hava karsız aynı dünkü gibiydi. Gökyüzü masmavi fakat soğuktu. En azından köylerden gelecek olan çocuklar bu açık havada okula geleceklerdi. Odamı biraz toplayıp hemen okula girdim. Okulun bahçesine bir kaç tane öğrenci gelmiş, kar topu oynuyorlardı bile… Şevket ağanın kızı Leyla ile annesi Fadime ve oğlu Zeki, bu gün ilk olarak okula geleceklerdi. Çok merak ediyordum. Şevket ağa sözünü tutacak mıydı acaba…? Ben işlerimi hallederken okulun bahçesi öğrencilerle dolmuştu bile… İki haftadır birbirlerini görmemiş olan arkadaşlar bağırıp çağırarak, birbirlerine sarılıp, şakalar yaparak sevinçlerini belli ediyor, okulun açılmasını sanki böyle kutluyorlardı. Bir öğretmen için öğrencilerini böyle mutlu ve huzurlu görmek en büyük mutluluktur. Bu mutlulukta öğretmenin payı çok büyüktür. Biraz sonra ders çıngırağını çıkarıp, ikinci yarı ders zilini çaldım. Öğrencilerin bir kısmı koşup yanıma geldiler, elimi öpmek, bana sarılmak istediler. Bu küçük insanlar bana hiç bir karşılık beklemeden sevgilerini veriyorlar, bana duydukları güveni böyle göstermeye çalışıyorlardı. Öğrencilerin okula zevk ve istekle gelmeleri öğretmenlerine duydukları sevgidendir. Bunu anlıyordum. Öğrenciler önce bana, sonra öğrenmeye geliyorlardı. Okula o düşünceyle gelen bir öğrenciye de istediğiniz her şeyi öğretebilirdiniz. Öğrencilerimi görünce, İstanbul’u da, hırszlık olayını da, Aslı’yı da her şeyi bir anda unutmuştum. Etrafıma toplanan kıpkırmızı yüzlü, hafif sümükleri akmış, oyundan beli boynu açılmış çocukların çevremi alması kadar büyük bir mutluluk yaşamamıştım. Bu çocuklar okuldan önce bana, öğretmenlerine, geliyorlardı… Ben böyle etrafımı saran çocuklarla konuşurken, arkamda konuşan değişik bir ses duyunca geri döndüm… Elinde kocaman bir paket tutan Şevket ağa, karısı, kızı ve oğlu ile karşılaştım. Şevket ağa beni çocuklarla böyle görünce;
– Hocam çocuklar seni ne kadar da çok seviyorlar. Kendini bunlara nasıl sevdirdin? Aferin vallaha… Bak sana verdiğim sözü tutup tüm ailemi sana getirdim. Haydi, önce Allah’a, sonra da sana emanetler. Allah yardımcın olsun. Allah kolaylık versin. Hocam bak bu paketin içinde defter kalem var… Bunları da okula getirdim, ihtiyacı olanlara dağıtırsın.
Çocuklarına dönerek:
-Öğretmen ne derse yapacaksınız..! Hiç şikayet istemiyorum.! En kısa zamanda okumayı sökün..! Sonra karışmam… Hocam kolay gelsin. Ben gidiyorum… Diyerek okuldan çıktı, gitti.
Bu arada çocuklar sıra oldular. Hep birlikte “Sabah Andı“ nı söyledikten sonra sınıfa girerek ikinci yarının ilk dersine başladık. Leyla ve annesini Fatma, Hatice ve Aynur’la aynı masaya oturttum. Kızlar sevinçle öğrendiklerini Leyla’ya ve annesine göstermeye başladılar. Sınıfımda, bir sırada üç, hatta dört öğrencinin oturduğu, toplam 105 öğrencim vardı. Onlarla üç grup halinde çalışıyorduk. Birinci grup; birinci sınıflar, ikinci grup; ikinci ve üçüncü sınıflar, üçüncü grup da; dördüncü ve beşinci sınıflardı. Aslında üçüncü grupta olanların da okuma yazma seviyeleri çok düşüktü. Hatta yok gibiydi… Okul uzun zaman öğretmensiz kaldığı için, okuma yazma öğrenememişler, ben de onları yaşları dolayısıyla üçüncü grup olarak sayıyordum. Amacım öncelikle hepsine okuma yazma öğretmek olduğundan bütün yoğunluk okuma yazma öğrenimi üzerindeydi. Sınıf sıkıcı bir havaya bürününce, hemen gitarımı alıp çocukların dikkatlerini toplamak için onların bildiği veya benim öğrettiğim bir şarkıyı çalarak sıkıcı havayı dağıtıp öyle derse devam ediyordum. Birleştirilmiş sınıflarda ders yapmak çok zordur. Çünkü karşınızda birbirinden çok farklı olan bir kaç öğrenci grubu vardır ve siz her öğrenci grubunun seviyesine uygun ders yapmak zorundasınızdır. Bir grupla ders yaparken diğer gruplara kendi kendilerine çalışacakları bir görev vermelisiniz. Bu durumda başarınız sadece sizin öğretme kabiliyetinize kalmıştır. Bu zor bir iştir. Bu aşamada öğrencilerinizi hep takdir etmeli, yaptıkları bazı yanlışları görmezlikten gelerek bazılarını da güzellikle söylemelisiniz. Ancak öğrencinize bu yolla öğrenme isteği verebilirsiniz. Korkutmakla, baskıyla bu iş kesinlikle olmaz… Birleştirilmiş sınıflarda görev yapan öğretmenlerin derse girmeden çok iyi bir plan yapması ve çok iyi hazırlanması gereklidir… Çocuklar küçük hediyelerden mutlu olurlar. Defterlerine yazacağınız güzel bir söz veya bir resim onları mutlu eder, onu bir daha alabilmek için büyük çaba sarfederler. İşte bu öğrenme isteğini verebilmenin de tek yolu, öğrencilerin öğretmenlerini sevmeleridir. Sevilmeyen bir öğretmenin, öğrencilerine bir şeyler öğretmesi çok zordur. Sonuç olarak sevilen bir öğretmen genellikle başarılı bir öğretmendir. Ben de bunu bu köyde burnunu sildiğim, saçını taradığım, üstünü başını düzelttiğim, ayakkabısını bağladığım, ağlayınca teselli ettiğim, yağmurdan kardan ıslanınca sobanın yanına oturttuğum bu çocuklardan öğrendim. Orada öğrendiklerimi de bütün bir ömür görev yaptığım okullarda uyguladım.
Günler böyle birbirini takip ederek devam edip geçip gidiyordu. Leyla ile annesi aralıksız okula devam ediyorlar ve okuma ve yazmayı çabuk kavrıyorlardı. Zeki’nin durumu da fena sayılmazdı. Okulda bu güne kadar tanımadığı bir sürü çocuk ile arkadaş olmuş, onlardan ayrılmak istemiyordu. Öbür çocuklar da onu kabullenmişler, birlikte ders yapıyor ve oynuyorlardı. Mart ayından itibaren haftada iki gün 23 Nisan çalışmalarına başladık. Bu arada kar yağışları kesilmiş, havalar ısınmaya başlamıştı. Karlar buzlar erimiş, güneş kendini göstermeye başlamıştı. Bir gün, sabah erkenden, bağıra bağıra koşmaktan ter içinde kalmış üç dört çocuk okula geldi. Daha okul vaktine çok zaman vardı ama okulun bahçesinden beni çağırıyorlardı.
-Öğretmenim, öğretmenim… !  Köpeğini bulduk öğretmenim…!
Giyinip dışarı fırladım. Çocuklar yanıma geldiler ama yanlarında köpek falan yoktu.
-Ne oldu çocuklar, niye bağırıyorsunuz, ne köpeği…?
-Öğretmenim hani senin bir köpeğin vardı ya, hani kaybolmuştu, işte onu bulduk. Kurtlar parçalamış…!
-Ne kurtu, ne parçalaması…? Sizin dediğiniz dört ay önceydi? Nerede buldunuz köpeği?
-Öğretmenim, derenin buzları erimiş. Senin köpek derenin içinde buzların arasına sıkışmış. Yalnız kafası kalmış. Başka bir yeri de yok…!
-Hadi beni oraya götürün bakalım… Benim köpek mi bir görelim…
Çocuklarla beraber çamurlara bata çıka dere yatağının yanına geldik. Gerçekten de gördüklerim karşısında hayretler içinde kaldım. Tazı köpeğimi boynundaki tasmadan tanıyabildim. Hayvanın kulaklarına kadar yenmiş olan kafası bir yerde, arta kalan gri tüyleri sırt ve kaburga kemiklerine yapışmış olan diğer parçaları da başka kalın bir buz tabakasının altında duruyor, gri tüyleri ise akan suyun altında bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyordu. Okula giden çocuklardan bir kaçı da bizi görüp yanımıza geldiler. İçlerinden biri “Öğretmenim bunu burada bırakmayalım ben onu bugün buradan alır, bir yere gömerim.“ dedi. Çocuklarla beraber okula döndük. Okulun bahçesi öğrencilerle dolmuştu.