FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA… 5. Bölüm (Roman-Biyografi)

 

İKi BAYRAM
O sene, çocukların şansına, 23 Nisan pazar gününe denk gelmişti. Derslikteki sıraların bir kısmını yer açılsın diye, dışarı çıkarmış, bir kısmını da odunluğa taşımıştık. Gelecek olan velilerin de evlerinde ne kadar sandalye, tabure varsa okula getirmelerini bildirmiştim. Gelenler yanlarında sandalyelerini getirmişler, büyükler arkaya küçükler de yere oturmak suretiyle herkese bir yer bulmuştuk. O gün beni en çok, Osman emminin koltuk değneklerine dayana dayana herkesten önce okula gelmesiydi. Onu böyle görünce gözlerim yaşarmış, çok duygulanmıştım. Elini öptüm.
-Sen çok yaşa evlat. Bu Atatürk bayramı ilk defa kutlanacak. Atatürk askeri olmaktan gurur duyuyorum.
Müdür odasındaki eski koltuğu getirip Osman emmiyi oturtmak istedim. Önce istemedi;
-Hayır olmaz bu senin yerin, ben oturamam…
-Oturacaksın… Atatürk’ün bir askeri olarak buraya en çok sen laiksin.
Onu sahne olarak kullanacağım kapının hemen yanına oturttum.
-Osman emmi senden bir ricam var… Bu bayram günü Çanakkale savaşını ve nasıl gazi olduğunu bize anlatmanı istiyorum… Anlatır mısın?
Osman emmi önce şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi, sağa sola bakındı, yutkundu…
-Tamam evlat…! Anlatırım. Sen bana ne zaman anlatacağımı söylersin… Anlatırım. Çocukların hepsi geldiler. Bazıları gelirken sandalye de getirmişlerdi. Daha sonra Muhtar, Şevket ağa ve iki adamı, eşleri okulda çocuğu olan veya olmayan aileler gelmişler sınıfın arkasında sandalyelerde, öğrenciler de yerlerde oturmuşlardı. Bir ara gözüm Şevket ağaya ilişti. Dik dik, önde oturan Osman emmiye bakıyor, yanındaki adamlarına bir şeyler söylüyordu. Osman emmi ise koltuk değneklerini duvara dayamış, hiç onlarla ilgilenmiyor, onları görmüyordu bile… İstiklal Marşımızı söyleyip, açılış konuşmasını yaptıktan sonra, şiirler ve şarkılar söylendi. Osman emminin yanına giderek sıranın ona geldiğini söyleyince, bir eliyle duvardan destek alarak kalkmaya çalıştı. koltuk değneklerini kollarının altına alıp arkamdan iki adım attı. Ben biraz öne çıkarak;
-Sevgili çocuklar, kıymetli misafirlerimiz. Bu bayramda bu vatan için savaşmış bir gazimizin anılarını dinleyeceğiz. Çanakkale gazisi Osman emmi bize anılarını anlatacak… Buyur Osman emmi. Seni dinliyoruz…
Ben böyle der demez en arkada oturan Şevket ağa yerinden doğruldu, asık bir suratla ayağa kalkıp bir şeyler söylemek istediyse de, yanında oturan muhtar ve ihtiyar heyetinden bir kaç kişi onu kolundan tutarak tekrar yerine oturttular. O sırada yaptığım hatayı anladım. Bu iki adamın geçmişlerinde olan o karanlık olaylar aklıma geldi. Bu eski husumet yüzünden biri silahını çekse öbürünü vursa sebep ben olacaktım. Keşke Osman emmiyi hiç konuşturmasaydım diye düşündüm. Artık çok geçti… Osman emmi, Şevket ağanın hareketini gördü, ama hiç onunla ilgilenmedi bile. Salonda hala bir gerginlik vardı… Osman emmi bir öğretmen gibi anlatmaya başladı:
-Çocuklar, çok eskiden büyük bir savaş olmuş, düşmanlar yurdumuza girmiş ve topraklarımızı paylaşmak istemişlerdi. Ben o zamanlar 18 yaşında, genç bir delikanlıydım. Vatanı korumak, düşmanla savaşmak için askere gittim. Benimle birlikte bir çok askeri de, gemileriyle yurdumuzu almak için gelen düşman askerleriyle savaşmak için Çanakkale’ye gönderdiler. Çanakkale dediğim, yer düşmanların askerlerini topraklarımıza çıkarmak istediği, denizin kenarında bir kasaba. Düşmanların çok güçlü ve çok büyük gemileri var. Bizim ellerimizde tüfeklerimiz, düşmanın topraklarımıza çıkmasını bekliyoruz. O günlerde de Ramazan… Hepimiz oruçluyuz… Şehit olursak, oruçlu ölmek istiyoruz. Düşman gemilerinden bazılarını batırmiş, bazılarına da ağır zarar vermişiz. Ertesi gün ramazan bayramı… Sabahleyin bayram namazı kılmak istiyoruz ama, komutanlar toplu hedef oluruz diye izin vermiyorlar. Askerlerin arasından bir hoca bulduk, bulduk ama izin yok… Bayram sabahı oldu. Namaz vaktine çok az bir zaman kala bir de baktık ki, bir sis çöktü. Burnumuzun ucunu zor görüyoruz… Tam o sırada sisin içinden bir ezan sesi duyuldu. Ezanı okuyanı falan görmek mümkün değil. Komutanlardan biri bağırdı:
– Haydi aslanlarım, ezan okunuyor…! Saf tutun…! Namaz kılacağız…! Bayram namazına niyetlenin…!
Hepimiz çabucak tüfeklerimizi çattık, saf tuttuk ve namaza durduk. Namaz sonrası herkesle bayramlaştık, helalleştik ve tekrar siperlerimize çekildik. Bu çöken sis bize Allah’ın bir nimetiydi. Çünkü namazımızı kılar kılmaz  gelen o sis, geldiği gibi hemen yok oldu, gitti. Sis dağılıp gidince bir savaştır başladı ki, tarih böyle kanlı bir savaş daha görmemiştir… Düşman gemilerinden atılan top mermileri yanı başımıza düşüyor, yerde kocaman bir delik açarak patlıyor, çevresinde bulunan askerleri şehit ediyordu. Bir ara bu toz, duman ve alevlerin arasında bir arkadaşımın yaralanmış olduğunu, kolunu havaya kaldırarak yardım istediğini gördüm. Tüfeğimi yere bırakarak onun yanına gitmek için iki büklüm şekilde ayağa kalktım. Ayağa kalkmamla birlikte sağ tarafımda korkunç bir patlama duydum. Ağzımdan çıkan “yandım Allah“ sözünden başka da bir şey hatırlamıyorum. Gözümü hastanede açtım. Yanımda benim gibi her tarafı yaralı askerler yatıyordu. Kafam gözüm her tarafım sarılı, üzerimde de bir battaniye örtülüydü. Biraz ilerde duran hemşireye, kalkıp savaşa gitmek istediğimi söyledim ama, beni hiç dinlemedi bile. Döndü arkasını gitti. Ben yataktan kalkmak istedim fakat yerimden kımıldayamadım. Battaniyeyi kaldırınca da acı gerçekle karşılaştım. Bir bacağım yoktu. Sakat kalmıştım. Bacağım Çanakkale’de kalmıştı. Beni artık askere almadılar. Evime gönderdiler…
Osman emmi burada biraz durdu, derin bir nefes aldı. İki koltuk değneğinin üzerinde güçlükle duruyordu. Belki de sessizce için için ağlıyordu… Sınıfta çıt çıkmıyor, çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes onu dinliyordu. Sanki herkes onun gibi Çanakkale’de savaşmış, yaralanmış ve tek bacağı kopmuş olarak buraya gelmişlerdi. Ben böyle bir sessizlik görmedim. Hele çocuklar…Gözleri açılmış, başları hafif yana eğik, bağdaş kurdukları yerden Osman emmiyi izliyorlardı. Osman emmi başını öne eğdi, bir eliyle koltuk değneğini tutarak öbür eliyle cebinden bir mendil çıkardı. Önce gözlerindeki yaşları, sonra da burnunu silerken, sınıfta önce muhtar arkasından diğerleri onu çılgınca alkışlamaya başladılar. Bir ara Şevket ağaya baktım. Başını öne eğmiş sessizce yere bakıyor, geçmişte Osman emmiye yaptıklarından utanıyordu.  Osman emmi tekrar dönüp yerine oturken, Şevket ağa ayağa kalktı, yerde oturanların arasından sessizce geçerek sahne tarafına doğru gelmeye başladı. Gelirken de ceketinin düğmelerini ilikliyor, bir bana bir de Osman emmiye bakıyordu.  Onun arkasından iki adamı da kalktılarsa da, o geriye dönüp eliyle “gelmeyin“ işareti yaptı. Koca vücuduyla yerde oturan çocukların arasından yürüdü, geldi, geldi…Herkes Şevket ağa nereye gidiyor diye bakarken, Osman emminin tam karşısında geldi… Durdu. İri vücuduyla eğilip bir dizini yere koydu… Onun da gözlerinde yaş vardı. Hepimiz susmuş ne olacak diye merak ediyorduk. Ben kötü bir şey olacak diye korkarken; 
Şevket ağa:
-Beni affet Osman… Sana çok kötülük ettim. Yaptıklarımı sana en hain düşman bile yapmaz… Düşmanlar bacağını aldılar ama, ben senin kalbini aldım be Osman… Çok pişmanım… Bak bu kadar insanın önünde, çoluğun çocuğun içinde senden af diliyorum… Beni affet Osman…
Şevket ağa hem böyle söylüyor, Osman emminin ellerine sarılmış, hem de bir çocuk gibi ağlıyordu. En arkada oturan karısı, Osman emminin ilk eşi, Şevket ağanın şimdiki eşi olan Fadime’nin de ondan pek bir farkı yoktu. O da başını iki elinin arasına almış, öne doğru eğilmiş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Herkes bir şaşkınlık içindeydi… Neler oluyordu…? Leyla annesinin yanında, ne olduğunu anlamaya çalışıyor, sağa sola bakınarak oradakilerden yardım bekliyordu. Şevket ağa, Osman emminin bacağının alt kısmına, pantolonunun paçasıyla kıvrılmış olan tek bacağına sarılmış, hem ağlıyor, hem de önünde oturan yaşlı adamın tek bacağını öpüyordu. Müsamereye gelenlerin arasında da ağlama ve hıçkırık dolu sesler vardı. Bu sırada şimdiye kadar hiç konuşmayan Osman emmi yavaşca yerinden kımıldadı. Bir eliyle koltuk değneğinden destek alarak doğrulmaya çalıştı. Önünde hala bir dizinin üzerinde duran Şevket ağa önce kendisi kalktı, daha sonra da Osman emmiye ayağa kalkması için yardım etti. Osman emmi:
 -Ben kimseye kırgın değilim Şevket ağa… Yapılan her şeyin hesabı Allah’a verilir… Benim affetmem neye yarar…? Sizleri Allah affetsin…! Benim küskünlüğüm ve kırgınlığım benim kötü yazılmış olan kaderimedir. Kadersizliğime de kızamıyorum. O da Allah’tandır. Benim kul olarak elimden bir şey gelmez… Senin hesabın ise, benimle değil, Allah’landır…
Şevket ağa bir elini Osman emminin omuzuna atarak;
-Osman… Aramızdaki bu husumet kalksın artık, yine eskisi gibi dost, arkadaş olalım… Olanları unutup, geride bırakalım. Bak bu gün bayram… Tam barışma günü. Hocam sana da çok teşekkürler. Bizleri burada biraraya getirdin, bu husumeti ortadan kaldırdın. Allah senden razı olsun.
Çocuklardan biriyle Şevket ağanın sandalyesini de Osman emminin yanına getirtip iki eski hasmı yanyana oturttum. İki yaşlı adam böyle yanyana otururlarken, sınıftaki o karamsar havayı dağıtmak için, hemen koroda olan çocukları toplayıp şarkı ve türkülerimizi tekrar söyledik.  Şarkılar bitince en arkada oturan muhtar yanıma geldi.
-Hocam müsaade edersen bir kaç bir şey de ben söylemek istiyorum… Müsaade var mı…?
-Tabi var Tevfik ağa buyur söyle.
Herkes, çoluk çocuk kulak kesilmiş, muhtarı dinliyorlardı.
-Önce bizleri bu bayram günü bir araya getirdiği için öğretmenimize çok teşekkür ediyorum. Köyümüzde ilk defa yapılan böyle bir bayram gördük. Hepinizin bayramı kutlu olsun. Çocuklarımız, bu kısacık zaman içinde çok güzel şeyler yapmışlar. Onları da kutluyorum. Bana göre biz bu gün iki bayramı birlikte yaşadık… Birincisi bu 23 Nisan Çocuk Bayramıydı… İkinci bayram ise Şevket ağa ve Osman emminin bu bayram günü barışmaları ve yine eskisi gibi dost olmalarıydı… Onları da kutluyorum.
Muhtar önce, kenarda oturan iki yaşlı adama dönerek, alkışlamaya  başladı. Onun arkasından sınıftaki büyük küçük, herkes onlara bakarak, ıslıklarla alkışlamaya başladılar. Çocuklar yerlerinden kalkmış onların etrafını sarmışlardı bile… Çocuklardan biri Osman emminin elini öpünce bütün çocuklar bu iki yaşlı adamın ellerini öpmeye başladılar. Osman emmi ile Şevket ağanın mutlulukları görülmeye değerdi. Osman emmi, senelerden beri görmeye hasret kaldığı bu sevgi karşısında çok şaşırmış, adeta büyülenmişti… Şevket ağa ise “kötü adam“ lıktan kurtulmanın sevincini yaşıyordu… Ben de bir kenarda durmuş bütün bu olanları izliyor, bu bayram günü buna sebep oldmama seviniyordum. Osman emmiyi yanına iki öğrenci verip evine göndermeden önce, “Evlat sağol“ diyerek yaşlı gözlerle bana baktı… Tekrar, “Sağol evlat“ dedi ve koltuk değneklerine dayanarak yürüdü, gitti… Şevket ağa yanındaki adamlarla giderken, uzaktan bana “Hocam akşama bekliyorum“ diyerek davetini tekrarladı.
Müsamere sonrası herkes mutlu olarak evlerine gittiler. O akşam, bu günün şerefine herkes Şevket ağanın evine yemeğe davet edildi…
Günler uzamış, karlar erimiş, bahar gelmişti. Ağaçlar çiçek açmış, çimenler yeşermiş, insanlar bahçelerinde iki büklüm çalışıyor, toprağı çapalıyorlardı. Müsamere sonrası bir gün ilçeye inmiş, önce ilk öğretim müdürlüğüne, daha sonra askerlik şubesine giderek, askerlik için müracaat etmiştim. Büyük bir ihtimalle yaz tatilinde asker olacaktım. Okulların kapanmasına bir kaç gün kala Amasya 15. Tümen’e askere gitme bildirisi geldi. Hem sevindim, hem de  öğrencilerimden ayrılacağım için biraz üzgündüm. Ama askerlik vatan borcuydu. Onu er veya geç yapacaktım. Ne kadar önce yapsam o kadar önce hayatımı düzene sokabilecektim… Ve öyle de yaptım… Karneler dağıtılmadan bir kaç gün önce okula, benim yerime başka genç bir öğretmen daha atandı. Buraya bir daha dönmeyi düşünmediğim için odamı ve tüm eşyalarımı yeni gelen öğretmene bıraktım. Karneleri verdikten sonra, önce Osman emmi ile, daha sonra öğrenci velileri ile vedalaşarak, yine bu köye geldiğim gibi bir elimde bavulum, diğer elimde gitarım olarak, bir vatan görevinden, diğer bir vatan görevine doğru yola çıktım…
 
Bu köyde kaldığım kısa süre içinde neler yaşamış, nelerle karşılaşmıştım. Özellikle burada tanıdığım  insanlar, okumak için uzak köylerden gelen küçük öğrencilerim, yaşadığım çok farklı olaylar, köy hayatı, kış, kar kıyamet, yalnızlık… Bana tüm yaşamım boyunca unutamayacağım ve burada öğrendiklerimi yarım asıra yakın bir zaman süren meslek hayatımda uyguladığım, unutulmaz ve derin izler bıraktı…

Türkiye’de bir köyde başlayan öğretmenlik hayatımın Almanya’da devam edeceğini Almanya’da ki göçmen çocuklarına öğretmenlik yapacağımı hiç düşünmemiştim bile… Askerlik görevim bittiği sıralarda Almanya göçmen işçilere kapılarını açmıştı. Annem ve ablamlar daha önce Almanya’ya geldikleri için, eşim ile buraya gelmemiz çok kolay oldu. O senelerde vize olmadığından trene binen buraya gelebiliyordu.
Aradan, öğretmenliğin tadını öğrencilerim ile çıkardığım çok uzun seneler geçti…
Bir gün posta kutusundan çıkan bir mektup ile hayatımın en büyük onurunu yaşadım. Mektup Eyalet başkanlığından geliyor, bildirilen gün ve saatte verilen adreste olmam isteniyordu. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için mektubu önce okul müdürüne götürdüm. Müdüre hanım okudukca yüzündeki değişen ifadeden önemli bir şey olduğunu anladım. Müdürüm güler bir yüzle elini uzatarak beni tebrik etti: “-Alman hükümeti, Türk-Alman toplumlarını kaynaştırma ve Türk çocuklarının eğitimi konusunda yaptığınız olumlu çalışma ve hizmetlerinizden dolayı “Bundesverdienstkreuz“ – Liyakat-Üstün Hizmet Madalyası ile ödülleneceksiniz. 15 Aralık 2005 günü aileniz ve yakın çevrenizden en fazla 15 kişi alarak bildirilen yer ve saatte bulunmalısınız, “ dedi. Biz de eşim, çocuklarım, okul müdürüm ve yakın arkadaşlarımı alarak, bir öğlenden sonra, Koblenz Belediyesinin salonunda madalya merasimine gittik. Böylece Anadolu’nun bir dağ köyünde başlayan öğretmenlik hayatım, Almanya’nın bu şehrinde Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi. Herkese kısmet olmayan bu ödül, hem benim için, hem ailem için, hem de Türk toplumu için en büyük bir gurur kaynağıdır.
Senelerce zevk ve keyifle yaptığım bu kutsal mesleğin Almanya tarafından verilen Liyakat Madalyası ile mükafatlandırılmam hayatımın en büyük onurudur. Bu almış olduğum madalyada eşimin, kızımın ve oğlumun çok büyük bir payı vardır.

Babam_Abschluss 088  Bundesverdienst 083

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bundesverdienst 118

Sevgili Ailem. Eşim,oğlum,kızım ve damadım

 

… ve hala REN Nehri boz bulanık akıyordu…

 Sinzig, 2016

 

 

 

Not: Bu kitabın yazılmasında ve hazırlanmasında emeği geçen eşim Güler Doğer e ve sevgili yazar dostum Selçuk Ülger e teşekkür ederim.

………………………………………………………………………………

 

 

 

Arka Kapak

 

vita_doger_c

 

Attila Doğer 31 Mart 1947 de İstanbul da dünyaya geldi. 1966 yılında Bolu Erkek Öğretmen Okulunu bitirdikten sonra Erzincan Refahiye nin dağ köylerinde öğretmenlik yaptı. 1970 yılında Almanya ya gelerek göçmen öocuklarının öğretmenliğini üstlendi. 15.12.2005 yılında Almanya tarafından Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.