FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA 1. Bölüm (Roman-Biyografi)

 

 

 

 

pastedImageKitap Kapağı

 
  
 
 Önsöz
Bir ülkede insana yapılan yatırımın temel öğesi olan öğretmenlik, bir meslek olmaktan ziyade, bir sanattır.
Öğretmenlik, gerçekten de herkesin yapamayacağı, çok büyük bir sabır ve  özveri isteyen, temelinde insan sevgisi yatan kutsal bir görevdir. Bu romanın yazılış sebeplerinden biri de budur. Bu gün güzel yurdumuzun en ücra köşelerine gitmiş, oradaki çocuklara her türlü zorluklara rağmen eğitim veren öğretmenlerimizin zorluklarını çok iyi biliyorum. Ama şunu hemen söylemeliyim ki, yarım asır önce zorluk ve sıkıntılar çok daha başkaydı. Elektrik, su, yol, alt yapı yoktu, TV, bilgisayar, cep telefonu, kalorifer, klima vs. bizler için birer yabancı kelime idi. Çok zor şartlar  ve yokluklar içinde görev yaptık… Ama hiç bir zaman şikayet etmedik…
Bu roman, genç öğretmenlerimizin, bu gün bizlerden çok daha iyi şartlarda çalıştıklarını ve yaptıkları işten hiç bir zaman şikayetci olmamalarını hatırlatmak içindir…  
 
 
 
 
  1966 – 2016 …geçen yarım asrın anısına
 
 
 

İÇİNDEKİLER  

–FIRAT ile REN Nehri ARASINDA
–Sabırsızca Bekleyiş
-Okulum

-Öğrencilerim
-Çoban Köpekleri
-Öğretmenin Evine Elektrik(!) Gelmiş
-Refahiyeliler Kahvesi
-Farelerle Savaş
-Kız Bakmaya Görücülüğe Gidiyorum
-Bir At Macerası
-Can Yoldaşı
-Osman Emmi  
-Şevket Ağa 
-Gecenin karanlığında…
-Trenle İstanbul
-İstanbul, İstanbul
-Kuledibi
-İnzibatlar
-Köye Dönüş
-Aslı 
-Kar Yolları Kapattı  
-Hırsız Var
-Okulda İki Bayram

 

1. Bölüm

FIRAT İLE REN NEHRİ ARASINDA

.
Ren Nehri Kenarındaki bir Cafe’de oturuyoruz. Gözlerimiz önümüzden hızla akıp giden çamurlu ve bulanık Ren Nehri’nde, dalıp gitmişiz. Arasıra önümüzden büyük yük gemileri suları yararak geçiyor, çıkardıkları dalgalar sahile vurarak sesler çıkarıyor. Nehrin karşı sahilinden geçen trenlerin sesleri de önümüzden geçen bu gemilerin motor seslerine karışıyor…
46 kocaman yıl olmuş Almanya’ya gelişimiz.
Ren Nehri kıyısındaki şirin Sinzig kasabası Almanya’ya ilk geldiğimiz ve 46 kocaman yılımızı verdiğimiz 15 bin nüfuslu sessiz sakin bir kasaba.
Ren nehri kenarındaki bu Cafe nin bahçesinde eşim Güler hanım ile yanyana oturuyoruz. Ellerimizde, her an yağmur yağabilir düşüncesi ile yanımıza aldığımız şemsiyelerimiz var. Hava puslu. Gri ve kalın bulutlar gökyüzünü kaplamış. Güneş bir görünüp bir kayboluyor. Uzun senelerimizin geçtiği bu şehrin Ren Nehri kenarındaki bu Cafe sine sıklıkla gelir, nehrin kenarında yürüyüş yaptıktan sonra da evimize döneriz. Cafe nin işletmecisi bir Türk olduğu için özellikle buraya gelir, Türk kahvesi veya demli bir çay içer, bazen de duvarda asılı olan gitarı alır, memleket hasretiyle dolu şarkı ve türküleri hep birlikte çalar söyleriz. Ren Nehri taştığı zamanlarda suların ve büyük bir çamur tabakasının altında kalan bu Cafe nin bahçesinde, saçlarımızda beyazlar, yüzümüzde kırışıklıklar, önümüzden akıp giden, açık kahverengi bulanık Ren Nehrini seyrediyoruz. Uzun senelerden beri Almanya’nın bu yaşamına alışmış olduğumuz için artık bu hava bizi pek fazla rahatsız etmiyor. Ben oturduğum sandalyede şemsiyemi iki dizimin arasına almış, sivri ucunu yere, baston türü sapına ellerimi, ellerimin üzerine de çenemi koymuş bir şekilde Ren Nehrine bakıyorum. Birden aklıma İstanbul, Yüksekkaldırım da ki, 60 lı yıllarda okuduğum Beyoğlu Orta Okulu nun ikinci veya üçüncü sınıfında coğrafya öğretmenimiz Nebahat Hanımın anlattığı ve çok kez söylediği „Ren Nehri Almanya’nın can damarıdır, üzerinde büyük gemiler yüzer, Almanya’da Kara Ormanlar denilen (Schwarzwald) ormanlar vardır, çok yağmur yağdığı için de nehir taşkınları olur“ dediği sözler gelir, o zamanlar bir nehrin nasıl can damarı olduğunu, kocaman gemilerin üzerinde nasıl yüzdüğünü, nasıl taşıp da her tarafı suların bastığını, ormanların nasıl kapkara ormanlar olduklarını bir türlü anlamazdım. Nebahat öğretmenin anlattıklarının hepsini burada yaşamış ve görmüştük. Her şey anlattıkları gibi çıkmıştı. Yaşıyorsa kulakları çınlasın, göçüp gittiyse Allah rahmet eylesin.
Hele o seksenli doksanlı yıllarda olan Ren Nehri taşkınları… Her tarafı çamurlu sular kaplar, yollar kapanır, nehir kenarlarında olan köyleri, evleri sular basar, hayatı felç ederdi. Cafe nin duvarlarında suların nerelere kadar yükseldiğini gösteren işaretlerden, bu taşkınların hangi boyutlarda olduğunu anlardık. Bu taşkınlardan ben de çok etkilenirdim. Çünkü okulum Ren Nehri’nin karşı kıyısında olduğu için her zaman karşıya gemi ile geçerdim. Taşkın olduğu zamanlarda gemiler çalışmaz, her tarafı sular basar, yollar kapanır, ben de okuluma gitmek için karşı kıyıda 5 Km olan okuluma, sabah saat 5 buçukta yola çıkarak dağ yollarından, otobanlardan 83 kilometre yol katederek herkesten önce okuluma gelirdim. Okulun yakınlarında oturan arkadaşlarım beni okulda görünce şaşırırlar okula hangi yollardan ve nasıl geldiğimi sorarlardı… Hey gidi günler hey. Taşkın günleri benim için çok zor günlerdi. Bu taşkınlara rağmen okuluma bir gün bile olsa geç kalmamıştım.
Bu düşünceler beni aldı o 60 lı yılların çocukluk senelerine geri götürdü. Bulanık akan Ren Nehri’ni seyrederken, çocukluğum da bir film şeridi gibi gözümün önünden akan Ren Nehri ile beraber akıp gidiyordu. Çocukluğumun geçtiği, yazın Kireçburnu’ndan denize girdiğimiz Boğaz’ın masmavi sularından sonra, Ren Nehri’nin bu bulanık ve kahverengi suyuna da alışmıştık. Yazın sıcaklarda nehrin suları azalınca sular çekilir, nehrin suları azalır, bazen nehire atılmış eski bisikletler, cantlı cantsız araba tekerlekleri vs. daha da kötüsü, İkinci Dünya Savaşı sırasında uçaklardan atılan ve patlamayan irili ufaklı bombalar ortaya çıkardı. Bu bombaların temizlenmesi için yakınlardaki evler boşaltılır, insanlar oradan uzaklaştırılırdı. Nehirden çıkan bisikletler deyince, aklıma orta okul çağlarında, Kuledibi’nde yarım saati 25 kuruşa bisiklet kiraladığım günler geldi. O zamanlarda kimsenin bisikleti yoktu. Hemen her yerde bisiklet kıralayıcıları saati bir liradan bisiklet kiralarlardı. Çocukluk işte. Ben de yarım saatlik bile olsa, kiralık bisiklete binerdim. Bir fabrikada çalışıp, bana hem annelik hem de babalık yaparak beni büyütüp okutan rahmetli annem, bana harçlık verdiği zaman, “ Bak oğlum sana bu parayı veriyorum ama, eğer sen gidip bununla sigara alıp içersen, sana annelik hakkımı helal etmem, bunu bilmiş ol! “ derdi…Ben bu sözlerden öyle korkardım ki, değil sigara içmeyi , içenlerin bile yanlarında durmaz, oradan uzaklaşır giderdim. Benim için dünyada bir annenin evladına hakkını helal etmemesi kadar kötü bir şey olamazdı… Gözlerim kapalı, içimden; “ Allah’ım anneme gani gani rahmet eyle“ dedim.
Büyüdüğüm Kuledibi semti, musevi ve müslümanların iç içe yaşadığı bir yerdi. Bir sürü musevi komşularımız, arkadaşlarımız ve alış veriş yaptığımız musevi esnafı vardı. Hepsi de temiz ve doğru insanlardı. Önümüzdeki caddede (bir kaç sene önce bombalanan) Neve Şalom Sinagogu ve hemen onun on metre berisinde de tek minareli küçük Şahsuvar Camisi vardı. Rahmetli annem beni cuma, kandil ve bayram günleri bu camiye yollar, arkamdan da, gidip gitmediğimi görmek için dairemizin yan camından beni izlerdi. Ben de camiye girmeden önce, dönüp anneme el sallar, öyle camiye girerdim. En güzel ve unutulmaz çocukluk günlerim arkadaşlarımla burada geçti.
Yatılı olarak okuduğum Bolu Erkek Öğretmen Okulu’nda hayatı öğrendim. O zamanki öğretmenlerimiz bizlerin komple bir öğretmen olarak yetişmesi için ellerinden gelen herşeyi yapmışlar ve bunda da başarılı olmuşlardı. Öğretmen okuluna gitmeden ben mandolin çalmasını öğrenmiştim ama gitar ile tanışmam öğretmen okulunda olmuş, mandolinin yanında gitar çalmasını da öğrenmiştim. Burada öğrendiğim gitar çalmak bende bir tutku halini almış, bir ömür boyu ne o beni, ne de ben onu bırakabilmiştim. Mandolin derken burada anlatmadan edemeyeceğim: Ben daha 5 yaşında iken babamın ani ölümü üzerine rahmetli annem bir fabrikaya işçi olarak girmiş. Fabrikada çalışan bir işçi arkadaşı oğluna aldığı mandolini, oğlu çalmasını öğrenemeyince, anneme “- Zehra Hanım, bu mandolini oğlum istemiyor, 50 liraya satıyorum. Sen oğluna almak ister misin? “ demiş. O zamanlar 50 liranın büyük bir para olmasına rağmen annem hiç düşünmeden hemen alıp mandolini bana getirmiş. Daha 5-6 yaşlarındayım. Okula gitmiyorum. Gece gündüz demeden akortlu akortsuz, elimde mandolinle bir şeyler çalmaya başlamışım. Hatta geceleyin yatağımda bile kafama yorganı çekip mandolin çaldığımı hala hatırlarım. Gece yarısı yatağımda mandolin çalmamdan annem ve ablam rahatsız olurlar ve bana kızarlardı. İlk konserimi de Beyoğlunda okuduğum İstiklal İlkokulu’nun birinci sınıfında bir bayram günü velilere ve öğretmenlere verdim. Salondan gelen alkış seslerinden çok korkmuş ve ağlamıştım. Birinci sınıf öğretmenim rahmetli Fahriye Gülçin Hanımefendi hemen yanıma koşarak bana sarılmış ve beni öperek bağrına basmıştı. Artık okuduğum okullarda önceleri mandolin ile, daha sonraları gitarım ile sahnelerde yerimi aldım. Gitarım özellikle öğretmenlik hayatımda insanları bana kaynaştırmış, özel bir yere getirmiştir. Bunu da rahmetli anneme borçluyum. Bana bir mandolin alması, hayatımdaki en önemli bir dönüm noktası olmuştur diyebilirim.
Böyle anılarıma dalmış gitmişken Güler Hanımın elini omuzuma koymasıyla kendime geldim. -Haydi kalkalım, yağmur başladı, ıslanıyoruz… Ne daldın yine? Gel içeri girelim. Islanıyoruz. Gerçekten de iri iri yağmur damlaları düşmeye başlamıştı. Şemsiyelerimizi açıp Cafe ye girmeden hızlı hızlı evimize doğru yürürken Sinzig tren istasyonunda duran kırmızı yolcu treni dikkatimi çekti. O tren bana 1966 yılının eylül ayında İstanbul Haydarpaşa Garından kara tren ile Erzincan’a ilk görev yerime gidişimi anımsattı…
………………….

DEVAMI 2. BÖLÜMDE